Türkiye yıllardır aynı kavşağın ortasında bekleyen yorgun bir yolcuya benzedi. Tabelalar değişti, yön gösterenler değişti, meydanlarda yükselen sesler değişti; fakat yolcunun cebindeki para azaldı, sofrasındaki ekmek küçüldü, yarına dair endişesi büyüdü.
AKP, MHP, CHP, DEM Parti, İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti, Yeni Parti ve diğerleri…
Her biri başka bir Türkiye tarifi yaptı. Her biri başka bir kapıyı gösterdi. Kimisi devleti, kimisi demokrasiyi, kimisi milliyetçiliği, kimisi sosyal adaleti, kimisi özgürlükleri, kimisi güvenliği öne çıkardı.
Fakat memleket, parti programlarından ve kürsü konuşmalarından çok daha ağır bir gerçeğin içinde kaldı.
Çünkü açlığın partisi yoktur.
İşsiz bir gencin cebindeki son yüz lira sağcı ya da solcu değildir. Pazarda filesini yarım doldurup eve dönen emeklinin hesabı ideolojik değildir. Çocuğunun okul masrafını düşünerek gece uyuyamayan annenin kaygısı hiçbir parti rozetini taşımaz.
Erdoğan başka bir Türkiye anlattı.
Bahçeli başka yerden baktı.
DEM Parti eş genel başkanları başka meseleleri öne çıkardı.
Özgür Özel başka bir itiraz yükseltti.
Müsavat Dervişoğlu başka bir siyasal hat çizdi.
Ümit Özdağ başka bir tehlikeye dikkat çekti.
Yavuz Ağıralioğlu başka bir çıkış yolu tarif etti.
Diğerleri de kendi pencerelerinden memlekete baktı.
Oysa Türkiye pencere kavgasından yoruldu.
Ev yanarken hangi pencereden baktığımızın ne önemi kaldı?
Bir tarafta hayat pahalılığı, işsizlik, gelir adaletsizliği, barınma sorunu, liyakat tartışmaları, eğitimde fırsat eşitsizliği, adalet sistemine yönelik güvensizlik, gençlerin gelecek kaygısı, çiftçinin üretim sıkıntısı, emeklinin geçim mücadelesi…
Diğer tarafta bitmek bilmeyen parti hesapları, ittifak senaryoları, aday tartışmaları, koltuk mücadeleleri ve birbirini suçlayan siyasetçiler…
Türkiye’nin asıl trajedisi belki de burada başladı:
Siyasetin gündemiyle vatandaşın gündemi birbirinden koptu.
Anadolu’da eski bir söz vardır; damı akan evde yaşayan insan yağmurun şiirini dinleyemez. Çünkü onun gözü gökyüzünde değil, tavandan düşen damladadır.
Bugünün insanı da böyle.
Siz ona büyük siyasi teoriler anlatabilirsiniz. Jeopolitikten, yeni yüzyıldan, büyük hedeflerden, tarihî hesaplaşmalardan söz edebilirsiniz.
Fakat adamın buzdolabı boşsa kelimeleriniz bir süre sonra duvara çarpıp geri döner.
Çünkü boş tencerenin çıkardığı ses, meydandaki mikrofondan daha gerçektir.
Muhalefet açısından da mesele farklı değildir.
İktidarın yanlışlarını sıralamak muhalefet olmak için yeterli değildir. İnsanlara yalnızca “Bunlar kötü yönetiyor” demek, yarının Türkiye’sini kurmaz.
Vatandaş artık şunu duymak ister:
Benim çocuğum nasıl iyi eğitim alacak?
Üniversiteyi bitirdiğinde iş bulabilecek mi?
Bir işçi maaşıyla insanca yaşayabilecek mi?
Emekli hayatının son yıllarında çocuklarından para istemeden geçinebilecek mi?
Çiftçi toprağını terk etmeden üretmeye devam edebilecek mi?
Gençler başka ülkelere gitmeyi kurtuluş olarak görmekten vazgeçecek mi?
Mahkemeye yolu düştüğünde karşısındaki kişinin kim olduğuna bakılmadan hukuk uygulanacak mı?
Devlet kapısında tanıdığı olmayan vatandaş kendisini sahipsiz hissetmeyecek mi?
Asıl siyaset bunlara cevap verebildiği gün anlam kazanır.
İktidarın görevi kendisini vazgeçilmez göstermek değildir; devleti iyi yönetmektir.
Muhalefetin görevi de yalnızca iktidarın gitmesini istemek değildir; iktidar değiştiğinde neyin değişeceğini halka anlatabilmektir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni kahramanlar yaratmak da değildir.
Çünkü bu ülke yeterince “kurtarıcı” bekledi.
Belki artık bir kişiden, bir liderden veya tek başına bir partiden kurtuluş beklemek yerine kurumları güçlü bir devlet, bağımsız hukuk, nitelikli eğitim, üretken ekonomi, hesap verebilir yönetim ve liyakat üzerine konuşmanın zamanı geldi.
Erdoğan gider, başka biri gelir.
Bahçeli gider, başka biri gelir.
Özel, Dervişoğlu, Özdağ, Ağıralioğlu ve bugün siyaset sahnesinde bulunan diğer isimler de bir gün gider.
Çünkü siyasetçiler fanidir.
Memleket kalıcıdır.
Devleti kişiler üzerinden kurarsanız kişi gidince sistem sallanır. Devleti hukuk ve kurumlar üzerine kurarsanız yöneten değişir fakat devlet ayakta kalır.
Cumhuriyetin kıymeti de tam burada anlaşılır.
Bir ülkenin geleceği bir insanın iki dudağının arasına, bir partinin genel merkezine veya bir ittifakın pazarlık masasına bırakılamaz. Millet iradesi yalnızca seçim günü sandığa atılan pusuladan ibaret değildir. Millet iradesi, seçimden sonraki gün de vatandaşın hukukunun korunmasıdır.
Türkiye’nin başka bir yarası daha vardır:
Birbirimizi siyasi kimliklerimizin içine hapsettik.
AKP’li…
CHP’li…
MHP’li…
DEM’li…
İYİ Partili…
Zafer Partili…
Anahtar Partili…
Sanki insanların adı kalmadı.
Oysa aynı hastanenin koridorunda doktor bekliyoruz.
Aynı markette fiyatlara bakıyoruz.
Aynı vergileri ödüyoruz.
Aynı depremlerde enkaz altında kalıyoruz.
Aynı bayrağın altında çocuklarımız için güzel bir gelecek istiyoruz.
Öyleyse bizi birbirimize düşman eden bu dil kimin işine yarıyor?
Bir memleket, vatandaşları birbirinden nefret ederek büyüyemez.
Siyasetçinin kavgasını vatandaş miras almak zorunda değildir.
Benim komşum bana oy verdiği parti kadar yakın veya uzak değildir. Benim komşum önce insandır.
Bir ekmeği bölüşebiliyorsak, cenazede omuz omuza durabiliyorsak, deprem olduğunda birbirimizi enkazdan çıkarabiliyorsak seçim geldiğinde neden birbirimizin düşmanı olalım?
Türkiye’nin ihtiyacı birbirini yenmiş insanların ülkesi olmak değil, birlikte ayağa kalkmış insanların ülkesi olmaktır.
Bu nedenle iktidara da muhalefete de aynı soru sorulmalıdır:
Sizin kavganızın sonunda millet ne kazanacak?
Bir çocuğun daha iyi eğitim almasını sağlayamayacaksanız;
bir gencin geleceğe güvenmesini sağlayamayacaksanız;
bir işçinin alın terinin karşılığını veremeyecekseniz;
bir emeklinin sofrasına iki tabak yemek koyamayacaksanız;
bir çiftçinin toprağında kalmasını sağlayamayacaksanız;
adalete güveni yeniden kuramayacaksanız;
özgürce konuşan insanın korkmadığı bir ülke bırakamayacaksanız;
kazandığınız seçimin millet açısından anlamı nedir?
Türkiye’nin kurtuluşu bir partinin diğerini yok etmesinde değildir.
AKP’nin CHP’yi yenmesinde değildir.
CHP’nin AKP’yi yenmesinde değildir.
MHP’nin, DEM’in, İYİ Parti’nin, Zafer’in, Anahtar’ın veya başka bir partinin diğerlerine üstün gelmesinde de değildir.
Türkiye’nin gerçek zaferi, vatandaşın yeniden kazanmasıdır.
Bir sabah insanların markete giderken hesap makinesi açmadığı;
gençlerin pasaport kuyruğunu gelecek kapısı saymadığı;
öğretmenin, işçinin, memurun, esnafın, çiftçinin ve emeklinin kendisini değersiz hissetmediği;
hukukun güçlüye başka, güçsüze başka işlemediği;
çocukların hangi ailede doğduğuna göre hayata birkaç adım geriden başlamadığı;
insanların siyasi düşüncesinden dolayı birbirine düşman olmadığı bir Türkiye…
Mesele budur.
Memleket, üzerinde kavga edilecek bir miras değildir.
Memleket, çocuklarımızdan ödünç aldığımız bir emanettir.
Ve günün birinde bugünün bütün liderleri, bütün partileri, bütün tartışmaları tarihin birkaç sayfasına sığacak.
Geride tek soru kalacak:
Biz çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bıraktık?
Cevabımız bir parti adı olmamalı.
Cevabımız;
adaletli bir ülke, onurlu bir hayat ve birbirinden nefret etmeyen bir millet olmalı.