Bir ülke düşünün…
İnsanları sabah uyandığında ekmeğin, sütün, yağın, kiranın, faturanın hesabını yapıyor.
Bir ülke düşünün…
Gençleri diploma alıyor ama umut alamıyor.
Kadınları sokakta korkuyla yürüyor, çocukları uyuşturucunun gölgesinde büyüyor.
Çiftçisi ekiyor ama kazanamıyor, esnafı açıyor ama satamıyor, sanayicisi üretiyor ama ayakta kalamıyor.
Ve bütün bunların ortasında, “her şey yolunda” masalı anlatılıyor.
Bugün Türk milleti yalnızca hayat pahalılığıyla boğuşmuyor.
Bugün Türk milleti aynı zamanda hukuksuzluğun, adaletsizliğin, eğitimsizliğin, liyakatsizliğin ve geleceksizliğin ağır yükünü omuzlarında taşıyor.
Mutfakta yangın var, okulda çürüme var, sokakta güvensizlik var, tarlada çöküş var, mahkemede güven kaybı var.
Ama iktidarın dili hâlâ süslü cümleler, boş vaatler ve bitmeyen propaganda…
Vatandaşın iliğine kadar işleyen vergi yükü yetmiyormuş gibi bir de ceza düzeni kurulmuş durumda.
Trafik cezası, harç, vergi, zam, katkı payı, kesinti…
Millet çalışıyor, devlet topluyor.
Millet üretiyor, sistem tüketiyor.
Millet ayakta kalmaya uğraşıyor, iktidar saray diliyle nutuk çekiyor.
Alın teriyle yaşayan milyonlar her gün biraz daha yoksullaşırken, iktidarın çevresinde oluşan ayrıcalıklı düzen büyümeye devam ediyor.
En acısı da şudur:
Bu ülkenin gençleri artık hayal kurmuyor, kaçış planı yapıyor.
Bir zamanlar bu toprakların umudu olan gençlik, şimdi başka ülkelerde yaşamanın yollarını arıyor.
Çünkü burada emek karşılık bulmuyor, başarı ödüllendirilmiyor, adalet işlemiyor.
Burada torpil kapı açıyor, liyakat kapı dışında bekliyor.
Burada geleceği olan değil, bağlantısı olan öne çıkıyor.
Eğitim deseniz, içler acısı…
Okul dediğiniz yer bilim yuvası olmaktan çıkarılmış, ideolojik hesapların laboratuvarına çevrilmiş durumda.
Çocuklar sorgulamayı değil ezberlemeyi, düşünmeyi değil itaati, üretmeyi değil boyun eğmeyi öğreniyor.
Bir ülkenin eğitim sistemi çöküyorsa, sadece bugünü değil yarını da çöküyor demektir.
Bugün yaşanan tam olarak budur: Türkiye’nin yarınları sessizce tüketilmektedir.
Toplumun vicdanını kanatan kadın cinayetleri bitmiyor.
Çocuklar korunamıyor.
Madde bağımlılığı yaşının ilkokul seviyesine kadar indiği söyleniyorsa, bu yalnızca bir güvenlik sorunu değil, bir devlet çöküşü göstergesidir.
Çünkü çocuklarını koruyamayan bir düzen, geleceğini de koruyamaz.
Aileyi nutuklarda savunup sokakta kadını, mahallede çocuğu, okulda genci koruyamayan bir anlayışın ahlâk dersi vermeye hakkı yoktur.
Tarım bitirilmiş, çiftçi tükenmiş, üretici yalnız bırakılmıştır.
Bir zamanlar kendi kendine yeten memleket, şimdi ithalat kapılarında bekleyen bir ülkeye dönüştürülmüştür.
Köylü toprağından kopmuş, esnaf kepenk kapatmış, sanayici şalter indirmiştir.
Üreten Türkiye yerine borçlanan, bağımlı hâle gelen, günü kurtarmaya çalışan bir Türkiye yaratılmıştır.
Bu bir ekonomik krizden ibaret değildir; bu bir yönetim iflasıdır.
Bir de bütün bunların üstüne memleketin üzerine çöken siyasi ve toplumsal kuşatma var.
Tarikatlar, cemaatler, sadakat ağları, biat zincirleri…
Devletin asli kurumlarının yerini ehliyet değil aidiyet, liyakat değil yakınlık, hukuk değil bağlılık almışsa orada cumhuriyet ruhu yara almış demektir.
Bugün yaşanan da budur.
Türkiye, tek adam sisteminin tıkadığı, kuvvetler ayrılığının budandığı, Meclis’in etkisizleştirildiği, kurumların şahıs iradesine bağlandığı ağır bir darboğazın içindedir.
Parlamenter sistemin kıymeti, yok edilince daha iyi anlaşılmıştır.
Çünkü denge gittiğinde keyfilik gelir.
Kuvvetler ayrılığı bittiğinde hukuksuzluk başlar.
Kurumsallık çöktüğünde devlet zayıflar.
Bir ülkede her şey tek merkezden yönetilmeye başlanıyorsa, hata da büyür, kibir de büyür, bedel de millete ödetilir.
Ve bugün o bedeli ödeyen, bu memleketin alın teriyle yaşayan insanlarıdır.
Daha da vahimi, Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle kavgalı bir zihniyetin giderek cüret kazanmasıdır.
Atatürk’ün mirasını küçümsemeye, Cumhuriyet’i aşındırmaya, laikliği tartışmalı hâle getirmeye çalışan anlayışlar artık daha yüksek sesle konuşmaktadır.
Cumhuriyet düşmanlığı, bazen açık bazen örtülü biçimde topluma pompalanmaktadır.
Oysa bu milletin namusu da, birliği de, bağımsızlığı da Cumhuriyet sayesinde ayakta kalmıştır.
Atatürk bu milletin ortak vicdanıdır; onu silmeye çalışmak bu milletin hafızasını silmeye kalkmaktır.
Ama unutulmasın:
Türk milleti sahipsiz değildir.
Bu millet nice karanlık dönemler görmüş, nice baskıları aşmış, nice badireleri atlatmıştır.
Bugün de suskunluğun ebedî olacağını sananlar büyük yanılgı içindedir.
Çünkü milletin sabrı sonsuz değildir.
Açlık büyürse öfke büyür.
Adaletsizlik artarsa itiraz büyür.
Baskı çoğalırsa direniş de çoğalır.
Bu ülke bir avuç çıkar grubunun değil, seksen beş milyonun ülkesidir.
Bu bayrak, sarayların değil halkın bayrağıdır.
Bu devlet, cemaatlerin değil milletindir.
Bu cumhuriyet, tek adamların değil egemenliği kayıtsız şartsız millete veren iradenin eseridir.
Türk milleti yorgundur ama bitmemiştir.
Yoksuldur ama onursuz değildir.
Baskı altındadır ama teslim olmamıştır.
Ve günü geldiğinde, bu ülkenin gerçek sahibi olduğunu yeniden gösterecektir.
Çünkü hiçbir düzen, halkın umudunu sonsuza kadar ezemez.
Hiçbir iktidar, milletin vicdanından büyük değildir.
Ve hiçbir karanlık, bu ülkenin Cumhuriyet ışığını sonsuza kadar söndüremez.