?>

Millet geçim derdinde, siyaset koltuk peşinde...

Abdullah Yeniekinci

2 saat önce

Bu ülkede artık herkesin ortak bir derdi var: geçinmek.

Sabah evden çıkan işçi, akşam eve ne götüreceğini, Emekli, maaşı daha cebine girmeden hangi faturaya yeteceğini, Esnaf, kepengi açarken o gün kaç liralık satış yapacağını değil, hangi borcu erteleyeceğini, Çiftçi toprağı derin derin seyrederken; gübrenin, mazotun ve zamlanan ilaç fiyatlarının artışını düşünürken; Gençler diplomalı ama, iş bulamamanın; iş bulanın da aldığı ücretle kendi hayatını kuramamanın endişesini ensesinde hissediyor maalesef.

Buna karşılık siyasetin gündemi bambaşka.

Kim hangi koltuğa oturacak, hangi makam kime verilecek, hangi ihale kimin çevresine gidecek, hangi parti içinde kim kimin ayağını kaydıracak… Vatandaşın sofrası küçülmüş, ülkenin geleceği belirsizleşmiş umurlarında mı hayır; siyasiler hâlâ kendi dar hesaplarının çevresinde dönüp durmaya devam ediyor.

Sokağa çıkıp pazara uğrayan herkes gerçeği görür. Vatandaş artık kilo ile değil, tane ile alışveriş yapar hâle geldi. Et, süt, peynir, meyve ve sebze birçok evde lüks sayılır hale geldi. Çocukların beslenme çantasına ne konulacağı bile ailelerin en büyük sorunlarından biri oldu maalesef.

Emekli yıllarca çalışıp, prim ödedi, vergi verdi. Bugün geldiği noktada kira ile mutfak arasında seçim yapmak zorunda bırakılmış durumda. Bir ömür devlete hizmet eden insanın pazarda ucuz sebze araması, torununa harçlık verememesi ve temel ihtiyaçlarını karşılayamaması hiçbir vicdana sığmaz.

Asgari ücretli için de tablo farklı değil. Maaşın büyük kısmı kiraya, faturalara ve ulaşıma gitti. Geriye kalan para ile ay sonunu getirmek neredeyse imkânsız hâle geldi. Çalışan insan yoksulsa, orada yalnızca ekonomik bir sorun değil, doğrudan yönetim sorunu vardır.

Gençlere bakınca daha ağır bir manzara çıkar karşımıza. Üniversite bitiren genç iş bulamaz. İş bulan, kendi mesleğini yapamaz. Mesleğini yapan, insanca yaşayacak ücret alamaz. Evlenmek, ev kurmak, araba almak ya da kendi ayakları üzerinde durmak uzak bir hayale dönüştü.

Bir ülkenin gençleri geleceğini başka ülkelerde ararsa, orada yalnızca beyin göçü yaşanmaz; umut da göç eder.

Eğitim sistemi yıllardır deneme tahtasına çevrildi. Sınav sistemi değişti, müfredat değişti, ölçme biçimi değişti. Değişmeyen tek şey, öğrencinin ve velinin kaygısı oldu. Parası olan özel okula, kursa ve özel derse yöneldi. Dar gelirlinin çocuğu ise daha baştan geriye düştü.

Eğitimde fırsat eşitliği yalnızca nutuklarda kaldı.

Liyakat meselesi ise başlı başına bir yara oldu. Gençler sınava çalıştı, emek verdi, yıllarını harcadı; fakat mülakat, torpil ve tanıdık iddiaları yüzünden devlete olan güven zedelendi. Hak edenin değil, yakını olanın öne geçtiği düşüncesi yerleşti.

Bir devlet, vatandaşına “çalış, başar ve hakkını al” diyemiyorsa orada adalet duygusu çöker.

Adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz. Kamuya girişte, ihalede, atamada, vergi yükünde ve devlet hizmetinde de aranır. Hukukun kişiye göre değiştiği düşüncesi güç kazandıkça devlet ile millet arasındaki bağ zayıflar.

Tarımda da yılların ihmali ağır sonuç verdi. Çiftçi mazota yetişemedi, gübreye ulaşamadı, yem parasını karşılayamadı. Üretici kazanç sağlayamayınca tarlasını bıraktı, hayvanını sattı. Ardından temel ürünlerde ithalat yolu açıldı.

Kendi çiftçisini ayakta tutamayan ülke, gıda güvenliğini sağlayamaz.

Esnafın hâli de ortada. Kira, vergi, elektrik, sigorta ve personel giderleri küçük işletmeleri ezdi. Vatandaşın alım gücü düştükçe esnafın kazancı da eridi. Büyük sermaye büyürken mahalle esnafı birer birer kapandı.

Barınma sorunu artık sıradan bir ekonomik mesele olmaktan çıktı. Kiralar birçok yerde maaşları geçti. Gençler aile evinden ayrılamadı. Öğrenciler yurt bulamadı. Yeni evlenen çiftler ev kuramadı. Konut, barınma hakkı olmaktan çıktı; yatırım aracına dönüştü.

Deprem gerçeği ise hâlâ önümüzde durdu. Yıkılan şehirlerin acısı dinmeden yeni riskler konuşuldu. Riskli binalar, denetimsiz yapılaşma, imar afları ve rant odaklı kentleşme politikaları bu ülkenin en büyük güvenlik sorunlarından biri oldu.

Deprem kader değildir. Asıl kader diye sunulan şey, ihmaldir.

Sağlık alanında da vatandaş uzun süre randevu bekledi. Doktorlar ağır iş yükü, şiddet ve yetersiz çalışma şartları altında kaldı. Hastanelerin büyüklüğü övüldü ama vatandaşın doktora ulaşması zorlaştı.

Sağlık sistemi bina ile değil, hizmete erişimle ölçülür.

Düzensiz göç meselesi de toplumun önünde ağır bir sorun olarak durdu. Bu mesele ne nefret diliyle çözüldü ne de görmezden gelinerek. Sınır güvenliği, kayıt dışılık, demografik yapı, kamu düzeni ve ekonomik yük açık biçimde ele alınmalıydı. Fakat uzun vadeli ve şeffaf bir politika yerine günü kurtaran açıklamalar tercih edildi.

Çevre, ormanlar, kıyılar, tarım alanları ve su kaynakları da rant baskısından payını aldı. Bir avuç şirket kazansın diye toplumun ortak varlıkları tüketildi. Kalkınma adı altında doğa feda edildi.

Bütün bunlar yaşandı, fakat siyaset yine kendi koltuğunu konuştu.

Millet borç içindeyken makam araçları arttı. Emekli pazarda hesap yaparken israf sürdü. Gençler ülkeyi terk etmeyi düşünürken başarı masalları anlatıldı. Çiftçi toprağını bırakırken tarım politikaları övüldü.

İktidar, sorunları inkâr ettiğinde çözüm üretmez. Muhalefet yalnızca bağırıp çağırdığında güven vermez. Vatandaş artık slogan değil, plan ister. Kavga değil, sonuç ister.

Siyaset zenginleşme kapısı değildir.

Makam, kişisel hırsların tatmin alanı değildir.

Devletin kasası, parti mensuplarının paylaşacağı ganimet hiç değildir.

Kamu kaynağı milletindir. O paranın hesabı da millete verilmelidir.

Türkiye’nin sorunu yalnızca kaynak eksikliği olmadı. Kaynakların yanlış, adaletsiz ve denetimsiz kullanılması daha büyük sorun yarattı. İsrafın önüne geçilmedi. Yolsuzluk iddiaları yeterince araştırılmadı. İhalelerde şeffaflık sağlanmadı. Liyakat geri plana atıldı.

Sonra da vatandaşa sabır tavsiye edildi.

Bu millet yıllardır sabretti.

Vergisini verdi, çalıştı, üretti, askere gitti, çocuğunu okuttu, borcunu ödedi. Buna karşılık istediği şey çok basitti: adalet, güven, huzur ve insanca yaşam.

Vatandaş sadaka istemedi; hakkını istedi.

Ayrıcalık istemedi; eşitlik istedi.

Nutuk istemedi; çözüm istedi.

Bu ülkenin gerçek gücü makam binalarıyla, konvoylarla ya da gösterişli törenlerle ölçülmez. Gerçek güç, vatandaşın sofrasıyla ölçülür. Emeklinin huzuruyla, gencin umuduyla, işçinin alın teriyle, çiftçinin üretimiyle ve adalete duyulan güvenle ölçülür.

Koltuklar geçicidir.

Makamlar geçicidir.

İktidarlar da muhalefetler de değişir.

Ama kötü yönetimin bedelini millet yıllarca öder.

Türkiye’nin artık daha fazla gürültüye değil, akla ihtiyacı var. Daha fazla kutuplaşmaya değil, adalete ihtiyacı var. Ranta değil, üretime; sadakate değil, liyakate ihtiyacı var.

Millet geçim derdine düştü.

Siyaset hâlâ koltuk derdinden vazgeçmedi.

Asıl mesele de tam olarak burada başladı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI