Bir ülkenin siyasi dönüşümü yalnızca iktidarların değişmesiyle açıklanamaz. Asıl dönüşüm; devletin kurumlarında, hukuk anlayışında, toplumsal değerlerde ve milletin karar mekanizmalarındaki yerinde yaşanır.
Türkiye’nin 1938 sonrası siyasi tarihine baktığımızda, bu dönüşümün izlerini açıkça görüyoruz.
1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle çok partili siyasi hayat yeni bir aşamaya geçti. Ancak iktidar ile muhalefet arasındaki gerilimin giderek derinleşmesi, basın özgürlüğünün daralması ve Tahkikat Komisyonu süreci, 27 Mayıs 1960 darbesine uzanan siyasi krizin önemli unsurları oldu.
Ardından 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 ve 15 Temmuz 2016…
Her müdahale, yalnızca hükümetleri değil, devletin kurumsal yapısını ve siyasal kültürünü de etkiledi. Türkiye, demokratik istikrarı kurumsallaştırmakta ciddi güçlükler yaşadı.
2002 sonrasında başlayan yeni iktidar dönemiyle birlikte devlet yönetiminde önemli değişiklikler yaşandı. 2017 anayasa değişikliği ve 2018’de yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, kuvvetler ayrılığı ve yürütmenin yetkileri üzerine yeni tartışmalar doğurdu.
Bugün ise Türkiye, yalnızca ekonomik ve siyasi sorunlarını değil, Cumhuriyetin kuruluş ilkeleriyle güncel politikalar arasındaki mesafeyi de tartışıyor.
İmralı’da Abdullah Öcalan’ın cezaevi içerisinde yeni bir bölüme nakledilmesi, yeni bir statü tartışmasını beraberinde getirirken; aynı gün Hakkâri’de hudut geçişi olayına müdahale sırasında açılan ateş sonucu Piyade Sözleşmeli Er Yusuf Sait Ünlü’nün şehit olması, toplumun hafızasında ağır bir çelişkiyi yeniden gündeme taşıdı.
Önümüzde yeni yasal düzenlemeler tartışılıyor. Böylesine önemli bir sürecin toplumsal meşruiyeti, hukuki çerçevesi, şeffaflığı ve millî iradeyle ilişkisi açıkça sorgulanmalıdır.
Burada benim asıl meselem, barışın kendisi değil; barış adına atılan adımların hangi hukuki ve siyasi ilkelerle yürütüldüğüdür.
Peki, bütün bu tarihsel dönüşümün sonunda milletin devlet yönetimindeki ağırlığı ne oldu?
Atatürk, egemenliği kayıtsız şartsız millete verdi. Halkı devletin tebaası değil, sahibi olarak gördü. Cumhuriyetin temelinde yurttaşa duyulan bu güven ve saygı vardı.
Bugün ise kendisini Cumhuriyetin kurucu değerlerine bağlı hisseden milyonlarca yurttaş, kendi geleceğini ilgilendiren konularda yeterince dikkate alınıp alınmadığını sorguluyor.
Benim itirazım tam da bu noktada başlıyor.
Bir Cumhuriyet kadını olarak Atatürk’e duyduğum bağlılık, geçmişe duyduğum özlemden ibaret değil. Onun millete verdiği değerin, bugün devlet yönetiminde de karşılık bulmasını istiyorum.
Çünkü egemenlik kayıtsız şartsız milletinse, milletin sesi de hiçbir siyasi hesabın gölgesinde kalmamalıdır.
Cumhuriyetin 103 yıllık tarihinde asıl muhasebe budur: Değişen iktidarları değil, koruyabildiğimiz Cumhuriyet değerlerini konuşmalıyız.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir