İnsanları mutsuz, yarına dair umutları tükenmiş, gençleri hayal kurmaktan vazgeçmiş…
Ekonomik koşullar insanların belini bükmüş, hayat pahalılığı yaşamı bir mücadeleye dönüştürmüş. Emekli geçinemiyor, asgari ücretli ay sonunu getiremiyor, gençler kendi ülkelerinde geleceklerini göremiyor.
Adalete duyulan güven tartışılıyor, liyakat ilkesinin yerini sadakatin aldığı yönündeki eleştiriler büyüyor, hak arayan insanlar seslerini duyurmakta zorlanıyor.
Kadınlar güven içinde yaşamak, çocuklar güven içinde büyümek istiyor. Aileler geçim derdiyle boğuşurken öğrenciler barınma ve beslenme kaygısıyla mücadele ediyor.
Üretim yerine ithalata bağımlılık, bilim ve eğitime yeterli yatırım yapılmaması ve kısa vadeli politikalar, ülkenin geleceğine ilişkin kaygıları artırıyor.
Doğa tahrip ediliyor, ormanlar ve tarım alanları tehdit altında. Su kaynaklarının korunması, çevresel sürdürülebilirlik ve gelecek nesillerin yaşam hakkı giderek daha önemli hâle geliyor.
Toplumsal kutuplaşma derinleşiyor, insanlar birbirine yabancılaşıyor. Gençlerin bir kısmı başka ülkelerde gelecek ararken kalanlar, kendi ülkelerinde insanca bir yaşam kurabilmenin mücadelesini veriyor.
Peki, bir ülkenin insanları ne zaman umudunu kaybeder?
Çalışmanın yoksulluktan kurtulmaya yetmeyeceğine, haklı olmanın hakkını almaya yetmeyeceğine ve yarının bugünden daha iyi olmayacağına inandığında…
Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca ekonomisiyle, ordusuyla veya uluslararası konumuyla ölçülmez. Hukukun üstünlüğü, fırsat eşitliği, toplumsal huzur, kurumlara duyulan güven ve vatandaşların geleceğe ilişkin beklentileri de ülkenin gücünü belirleyen temel unsurlardır.
Türkiye bunu hak etmiyor. Bu millet; adalete, refaha, liyakate, özgürlüğe ve aydınlık bir geleceğe layık.
Peki, biz bu hâle nasıl geldik?
Bir günde mi kaybettik umudumuzu? Bir günde mi alıştık adaletsizliğe, yoksulluğa ve haksızlığa? Hayır!
Her görmezden geldiğimiz yanlışta, her sessiz kaldığımız haksızlıkta, her “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dediğimizde biraz daha uzaklaştık hak ettiğimiz ülkeden.
Bir ülke yalnızca yanlış kararlarla değil, yanlışlar karşısında suskunluğun sıradanlaşmasıyla da yara alır. Toplumsal sorunlar karşısında sessizlik, hesap sorma kültürünün zayıflaması ve ortak sorumluluk bilincinin aşınması, sorunların derinleşmesine zemin hazırlayabilir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Biz bu ülkenin bu hâle gelmesini mi hak ettik, yoksa daha iyisini hak ettiğimizi savunmaktan mı vazgeçtik?
Çünkü bir ülkenin geleceği, yalnızca onu yönetenlerin kararlarıyla değil; toplumun adalet, özgürlük ve eşitlik taleplerini ne kadar kararlılıkla savunduğuyla da şekillenir.
Umutsuzluğa alışmayalım. Haksızlığı normalleştirmeyelim. Suskunluğu kader sanmayalım.
Türkiye’nin ihtiyacı; korkmadan konuşabilen, sorgulayabilen, hesap sorabilen ve ortak geleceğine sahip çıkabilen bir toplumdur.
Çünkü bu ülke hepimizin. Geleceği de sorumluluğu da...

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir