Bu soruyu sorarken aslında bir kişiyi değil, bugünkü Meclis’i masaya yatırmak gerekir. Çünkü “umut hakkı” tartışması, hukuki bir arayıştan çok siyasi bir kaçışın ifadesi hâline gelmiştir.
Atatürk’ün kurduğu Meclis, devlete silah çekenlerle kavram oyunu yapılan bir yer değildi. O Meclis, milletin kanıyla açıldı. Bugün ise aynı çatı altında, şehitlerin adı anılmadan, milletin hafızası yok sayılarak “umut” konuşulabiliyor. Asıl sorun tam da buradadır.
Bu Meclis şunu kendine sormalıdır:
Kimi temsil ediyorsunuz? Milleti mi, yoksa konjonktürü mü?
Atatürk’ün devlet anlayışında merhamet vardı ama zaaf yoktu. Hukuk vardı ama pazarlık yoktu. Devlete silah çeken bir ismin geleceğini tartışmaya açmak, hukukun üstünlüğü değil; devletin kendi meşruiyetini tartışmaya açmasıdır.
Bugün Meclis’te yapılan şey, meseleyi yumuşatmak, suçu kavramlarla örtmek ve milleti alıştırmaktır. Buna siyaset diyenler yanılıyor. Bu, açıkça sorumluluktan kaçmaktır. Şehitler yokmuş gibi konuşan bir Meclis, milletin vicdanını temsil edemez.
“Atatürk yaşasaydı ne derdi?” sorusunun cevabı nettir:
O, bir mahkûmun umudunu değil, devletin vakarını düşünürdü.
Ve o vakarı zedeleyen her tartışmayı, Meclis kürsüsünde değil; tarihin yanlış hanesinde görürdü.
Umut, milletindir.
Meclis bunu unutuyorsa, sorun hukukta değil; orada oturan iradededir.
Umut satanlar, önce Meclis’in onurunu korumayı öğrenmelidir.

