Yine ekim, yine Cumhuriyet Bayramı…
Yine süslü kürsüler, ezberlenmiş nutuklar, hamasi sözler…
Yaşa Cumhuriyet! Çok yaşa Cumhuriyet!
Yine Atatürk’e övgüler, millet iradesine methiyeler, şehitlerin aziz hatırasına saygı duruşları…
Yine siyasilerin meydanlarda, ekranlarda, tören alanlarında sergiledikleri tribün şovları!
Peki, hangi Cumhuriyet?
Hukukun siyasetin gölgesine mahkûm kaldığı, adaletin tartışma konusu hâline geldiği, liyakatin yerini sadakatin aldığı, millet iradesinin tek kişinin iradesi karşısında değersizleştiği bir düzende hangi Cumhuriyet’in bayramı?
Cumhuriyet yalnızca bayrak asmak mı?
Cumhuriyet yalnızca Atatürk’ün fotoğrafı önünde saygıyla eğilmek mi?
Cumhuriyet yalnızca 29 Ekim sabahı coşkuyla nutuk atıp 30 Ekim sabahı bütün haksızlıklara sessiz kalmak mı?
Cumhuriyet, bir kişinin değil milletin egemenliğidir!
Cumhuriyet, hukukun üstünlüğüdür. Bağımsız yargıdır. Özgür düşüncedir. Eşit yurttaşlıktır. Hesap veren iktidardır. Korkmadan konuşan millettir.
Oysa bugün Cumhuriyet’in adını dilinden düşürmeyenlerin bir kısmı, onun temel ilkeleriyle açık bir çelişki içinde!
Bir tarafta Atatürk’ün adını alkışlarla ananlar, diğer tarafta onun millet egemenliği üzerine kurduğu siyasal anlayıştan uzaklaşanlar…
Bir tarafta demokrasi nutukları, diğer tarafta tek adam yönetimini olağanlaştıran siyasal anlayış…
Bir tarafta adalet söylemleri, diğer tarafta hukuksuzluk karşısında derin bir sessizlik…
Bir tarafta şehitlere minnet, diğer tarafta onların uğruna can verdiği Cumhuriyet değerlerine karşı kayıtsızlık!
Ne büyük çelişki! Ne ağır bir ikiyüzlülük!
Üstelik mesele yalnızca iktidar meselesi değil.
Muhalefetin samimiyeti de, siyasetin bütün aktörlerinin Cumhuriyet karşısındaki sorumluluğu da aynı sorgunun konusu.
Çünkü Cumhuriyet’i yalnızca tören kürsülerinde savunan bir siyaset anlayışının, Cumhuriyet’in özüne sahip çıktığı iddiası inandırıcılıktan uzak!
Ama asıl acı gerçek başka…
Biz de bu tablonun sorumluluğundan muaf değiliz!
Haksızlık karşısında susan bizleriz.
Adaletsizliği yalnızca kendi kapımıza dayanınca mesele sayan bizleriz.
Liyakatsizliğe, hukuksuzluğa, çıkar ilişkilerine, siyasal yozlaşmaya alışan bizleriz.
Dün itiraz ettiğimiz yanlışları bugün kendi siyasi tarafımızın çıkarına uygun bulunca görmezden gelen yine bizleriz.
Cumhuriyet’in değerleri aşınırken sessiz, bayramı geldiğinde coşkulu!
Ne hazin bir manzara!
Atatürk’ü sevmek kolay. Fotoğrafını taşımak kolay. Adını meydanlarda haykırmak kolay.
Zor olan, Atatürk’ün savunduğu aklı, bilimi, laikliği, bağımsızlığı, hukuku ve millet egemenliğini her koşulda savunmak!
Cumhuriyet’e bağlılık, iktidarın karşısında susmakla değil; gerektiğinde iktidara, muhalefete ve kendi siyasi tercihlerimize karşı aynı ilkeleri savunmakla anlam kazanır.
Bir ülkede yurttaşın iradesi değersiz, hukukun bağımsızlığı tartışmalı, düşüncenin özgürlüğü baskı altında ise orada yalnızca bayram coşkusu yeterli değil!
Çünkü Cumhuriyet, takvim yapraklarına sıkıştırılmış bir tören değil; her gün korunması gereken bir egemenlik ve özgürlük düzenidir.
Ve şimdi yine 29 Ekim…
Yine meydanlar bayraklarla dolu.
Yine marşlar, alkışlar, büyük sözler…
Hiçbir şey olmamış gibi!
Sanki hukuk tartışmasız, adalet eksiksiz, demokrasi kusursuz, millet iradesi dokunulmaz!
Oysa Cumhuriyet’in en büyük tehlikesi yalnızca ona karşı çıkanlar değil, onu savunduğunu söyleyip içini boşaltanlar ve bütün bunlara sessiz kalanlardır!
Cumhuriyet Bayramı elbette kutlanmalı. Hem de büyük bir gururla!
Ama kutlamak başka, yüzleşmek başka.
Bayrak taşımak başka, o bayrağın temsil ettiği değerlere sahip çıkmak başka.
Atatürk’ü anmak başka, onun Cumhuriyet anlayışını yaşatmak başka.
Cumhuriyet’e en büyük saygısızlık, değerleri aşınırken hiçbir şey olmamış gibi davranmaktır!
Ve son söz…
Cumhuriyet’in kutlamaya değil, öncelikle samimiyetle sahip çıkılmaya ihtiyacı var!
Çünkü Cumhuriyet’i yalnızca alkışlarla yaşatamayız.
Cumhuriyet’e sahip çıkmayan bir toplumun, yılda bir gün Cumhuriyet’i alkışlaması tarih karşısındaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz!

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir