İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, "Türkiye’nin geleceğini yeni bir anayasa ile bir aileye ipotek etmek isteyen üç partinin telaşını izliyoruz aslında. Ve bu telaşın bataklığına saplanan diğerlerinin… Küçük ortağın hesabı, kamu kaynaklarından ne kadar pay alacağı... Projenin büyük ortağı ise ne olursa olsun bir devridaim peşinde" dedi.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM'de düzenlenen grup toplantısında yaptığı konuşmada, geçen hafta boyunca dünya gündemindeki konuların başında, Münih Güvenlik Konferansı'nın bulunduğunu söyledi.
ABD’nin ve AB ülkelerinin bugün kendi içlerinde yaşadığı güvensizlik ve belirsizliğin özünde yatan gelişmelerden birinin, bu ülkelerin 1970’li yıllardan beri adım adım sanayisizleşmeleri, sırtlarını sadece finans, bilişim ve hizmet sektörlerine yaslamaları ve bu surette de kontrolsüz göç politikası uygulamaları olduğunu belirten Dervişoğlu, şöyle devam etti:
"Bugün görüyoruz ki bu ülkelerin nüfusu yaşlanıyor, yeni kuşaklar, eskilerin çok altında bir gelir düzeyiyle yaşıyorlar. Üretim yok oluyor. Bu tablo, kimin bizi kıskanıp kıskanmadığıyla ilgili değil, bizim hangi hatalardan ders alıp almadığımızla ilgilidir. Orta sınıf çöküyor, makul siyaset imkanları daralıyor, yerine radikal ve saldırgan eğilimler geliyor. Ancak biz de Türkiye olarak, onlar gibi bir refah devleti olmadan, o refah devletlerinin yanlış sonuçlarına yaklaşıyoruz. Hem yaşlanıyoruz hem de fakirleşiyoruz hem sanayisizleşiyor hem de vatan toprakları, kaynakları geri alınmayacak ölçüde kirleniyor ve yok oluyor.
"MİLLET OLMAKTAN DAHA BÜYÜK BİR SAVUNMA SİSTEMİ YOKTUR"
Gelecek potansiyellerimiz de imha ediliyor. Orta sınıfımız eriyor, orta sınıf hayali çöküyor, hak ve hürriyetler de bu yüzden böylesine kolayca çiğneniyor. Asıl önemli nokta ise dünyada itibarı ve işlevini kaybeden uluslararası kural ve kurumlardan hareketle, mevcut ittifakların amacını ve yönünü yitirmesi durumunda, bunun ülke içerisinde yol açacağı değişimlerin ne olacağına ilişkindir. Ben hep aynı şeyi vurguladım. devam da edeceğim; biz gücünü millet olmaktan alan bir ülkeyiz. Asgari, temel ve vazgeçilemez hukuk düzenini tahkim edebildiğimiz bir Cumhuriyete sahip olmaktan dolayı on yıllardır birçok badireyi atlatabildik.
Bundan daha güçlü bir savunma sistemi yoktur. Millet olmaktan daha büyük bir savunma sistemi yoktur. Tüm savunma sistemleri de ancak bunun üzerine bina edilirse gerçek bir işleve sahip olur. Bu sebeple Cumhuriyetimize ve ulus devletimize, millet tanımımıza ve Türk kimliğimize ne pahasına olursa olsun sahip çıkmak zorundayız. Onu korumak, can ve mal güvenliğimizi korumak demektir. Onu korumak, oy ve sandık güvenliğini, bugünü ve geleceğimizi korumak demektir.
"ABDİ VE AHMED SURİYE HÜKÛMETİ İÇİNDE RESMİ BİR GÖREV Mİ ÜSTLENMİŞTİR"
Bahsi geçen Münih konferansı ilginç bir şekilde SDG'nin, yani Suriye PKK’sının adeta bir gövde gösterisine dönüştü. Burada, ABD Dışişleri Bakanı Mark Rubio ile Suriye Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani bir görüşme gerçekleştirmiştir. Bizim açımızdan ilginç olansa Suriye heyetinin içinde Türkiye tarafından kırmızı bültenle aranan, SDG elebaşları Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in de bulunmasıdır. Şu soruları haklı olarak Dışişleri Bakanımıza ve MİT Başkanımıza sormamız gerekir: Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Kurulu tarafından terör örgütünün uzantısı olarak tanımlanan ve geçtiğimiz günlerde Hakan Fidan tarafından, PKK’nın emir-komuta zincirine bağlı oldukları açıklanan bu isimlerin, devlet temsili içerisinde yer alması bir sorun değil midir? Bu çelişki, dikkate alınmayacak kadar önemsiz midir? SDG, Suriye’de anayasal bir pozisyona mı kavuşmuştur? Abdi ve Ahmed Suriye hükûmeti içinde resmi bir görev mi üstlenmiştir? Her fırsatta yakın bir ilişkimiz olduğunu vurguladığınız Şara hükûmeti ve Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani, Münih’e SDG ile birlikte gitme kararını alırken Ankara’ya danışmış ve Ankara’yı bilgilendirmiş midir?
"SUSKUNLUĞUNDAN ÇIKARACAĞIMIZ SONUÇ PKK’YI TERÖR ÖRGÜTÜ OLARAK KABUL ETMEDİĞİNİZ OLACAKTIR"
Bir devletin dış politikada ciddiye alınması, önce içeride kurumsal tutarlılık göstermesine bağlıdır. Kendi tanımladığı terör örgütü konusunda bile netlik sergileyemeyen bir yönetim, uluslararası masada nasıl mevzi kazanacaktır? Sorun sadece SDG’nin Münih’te boy göstermesi değildir.
Sorun, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikada öngörü yeteneğini kaybetmesidir. Birkaç hafta önce SDG’ye karşı yapılan ve bu örgüte büyük darbe vuran askerî operasyondan sonra da söylemiştim: 'Mühim olan bundan sonrasıdır' demiştim. Sahada kazanılanın masada geri verilmesinin muhakkak önüne geçilmeli ve Suriye’nin üniter yapısı, teröristlerden arınmış vaziyette muhafaza edilmelidir. Beklentimiz, hariciyemizin ve iktidarın ortaya çıkan bu absürd duruma tepki göstermesi ve hâlâ kanunlarımıza ve kurumlarımıza göre terörist olarak adlandırılan isimlerin komşu ülkelerin diplomatik delegasyonlarına girmesinin önüne geçilmelidir.
Eğer suskunluğunuz devam ederse, Bizim bundan çıkaracağımız sonuç, sizin artık PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmediğiniz olacaktır. Böyleyse, çıkın bu millete açıklayın. Susarak, saklanarak, kuklalarınızı konuşturarak politika yapmayın.
"TÜRKİYE, AVRUPA ORTAK NÜKLEER CAYDIRICILIK PROGRAMININ OLUŞTURULMASINI DESTEKLEMELİ"
Geçtiğimiz seneden farklı olarak ABD ile Avrupa arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanma çabasına tanık olduk. Artık ABD, Avrupa’nın güvenliği için para ve insan harcamak istememektedir. Kuşkusuz ki bu durum, Türkiye’yi Avrupa güvenliği için kilit bir aktör haline getirmektedir. Zaten Alman Şansölye Merz de aynı beyanda bulunmuştur. Yani NATO’nun kendini devam ettirmesi, Avrupa’nın yeni bir güvenlik konsepti oluşturmasına; bu da Türkiye’nin aktif ve başrol pozisyonunda katkısına bağlıdır. Bu durumda artık lafı eveleyip gevelemeden bazı şeyleri söylemek gerekir. Türkiye, Avrupa ortak nükleer caydırıcılık programının oluşturulmasını desteklemeli ve bu projenin içinde yer almalıdır. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler yeniden tanımlanmalı; artık hiçbir şekilde ilerlemeyen AB üyelik müzakerelerinin yerine, kapsamlı bir stratejik ortaklık anlaşması tartışılmalıdır.
"GÜVENLİK MİMARİSİ İNŞA ETMEK, GÜÇLÜ EKONOMİ İSTER"
Gümrük Birliği’nin ve vize politikalarının durumu, buradaki en başat konular olmalıdır. Türkiye’deki savunma sanayi firmalarına Avrupa güvenliğine katkıda bulunmaları için ticari imtiyazlar tanınması, AB savunma bütçesinden pay ayrılması konuşulmalıdır. Türkiye’ye yönelik asimetrik güvenlik tehditleri Avrupa içinde hiçbir destek görmemelidir. Ancak şunu da açıkça söyleyelim: Güvenlik mimarisi inşa etmek, güçlü ekonomi ister. Savunma sanayi entegrasyonu, mali disiplin ister.
Nükleer caydırıcılık programında yer almak, kurumsal ciddiyet ister. İçeride ekonomik güveni kaybetmiş bir ülkenin, dışarıda stratejik güven üretmesi mümkün değildir. Eğer bu adımlar atılmazsa geçici, kişisel jestlerle konu geçiştirilirse, Türkiye yeniden Avrupa için bir tampon bölge, bir hava yastığı, bir hendek vazifesi gören, sadece kriz anlarında kapısı çalınan bir ülke konumuna sürüklenebilir. Bu Avrupa’nın da Türkiye’nin de yararına değildir.
"GÜVENİ AŞINDIRILMIŞ BİR TOPLUM, HAYATTA KALMAYA ÇALIŞIYOR"
Biliyorsunuz son zamanlarda sıkça kullanılan fakat meselenin aslını görmemize mani olan bir kavram var: Sosyal çürüme. Hepimiz güvensiz sokaklara, kadınlara uygulanan şiddete, trafik zorbalarına tanık oluyoruz. Akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte bizleri adeta depresyona sokan bir haber akışına maruz kalıyoruz. Uyuşturucu, bahis, kumar, çeteler… Burada umutlu olacak bir şey yok gibi görünüyor. Ama gerçekten çürüyen toplum mu, yoksa bu toplumu çürüten siyasal ve ekonomik atmosfer mi?
Devlet, her vatandaşa ait olması gerekirken, iktidarın sadece partizanlara kapıları açması toplumu bölmüyor mu? Hukukun sadece iktidara yakın olmayanlara karşı keskin olması adalet duygusunu sarsmıyor mu? Uyuşturucu ve altın kaçıranların, bahis ve kumar siteleri işletenlerin lüks hayatı gençlerin başarı algısını bozmuyor mu? 'Çalışırsam yükselirim' anlayışının yerini 'yakınsam kazanırım' anlayışı almıyor mu? Evet bir çürüme var. Bu ne sadece ahlak ne sadece güvenle ilgili. Toplum ise sadece çürümüyor; güveni aşındırılmış bir toplum hayatta kalmaya çalışıyor. Hayatta kalırken de her yolu mübah görmeye başlıyor. İşte 25 yıllık AK Parti iktidarının en yakıcı sonucu.
"BİR AİLEYE İPOTEK ETMEK İSTEYEN ÜÇ PARTİNİN TELAŞINI İZLİYORUZ"
Devletle terörü eşitleyebilen bir iktidar varsa toplumdan ne beklenir? Ne umulur? Bu vesileyle, malum zevatın Öcalan sevgisinin, 1,5 senedir gözümüzün önündeki orta oyununun ve bu ülke için toprağa düşen şehitlerimizin kanının, pazara çıkarılmasının sebebi gün yüzüne çıkıyor. Bu mesele ne sadece demokrasi meselesi ne de ulusal güvenlik meselesidir. Bu bir iktidar mühendisliğidir. Türkiye’nin geleceğini yeni bir anayasa ile bir aileye ipotek etmek isteyen üç partinin telaşını izliyoruz aslında. Ve bu telaşın bataklığına saplanan diğerlerinin… Küçük ortağın hesabı, kamu kaynaklarından ne kadar pay alacağı. Projenin büyük ortağı ise ne olursa olsun bir devridaim peşinde... Muhalefeti etkisizleştirerek, rekabeti ortadan kaldırarak, sahte bir zafer yaratmak istiyorlar. Alacağınız iki ihale için, bir kantin-otopark anlaşması için, bir bürokrat ataması için harcamaya çalıştığınız şey bu ülkenin anayasasıdır, kurumlarıdır, cumhuriyetidir.
"TÜRKİYE BUGÜN KANUNLAR YAZILMADIĞI İÇİN DEĞİL, UYGULANMADIĞI İÇİN TEHLİKEDEDİR"
Evet Türkiye tehlikededir ama sadece fakirleştiği için değil; fakirliğin kader olduğuna inandırıldığı için tehlikededir. Türkiye bugün yalnızlaştığı için değil; yalnızlık strateji diye sunulduğu için tehlikededir. Türkiye bugün tartıştığı için değil; tartışılmazlarını, pazarlık konusu yaptığı için tehlikededir. Türkiye bugün kanunlar yazılmadığı için değil, uygulanmadığı için tehlikededir. 100 yıl önce kabul edilen Medeni Kanun'un aileye, kadınlara ve mülkiyet haklarına getirdiği kazanımlar bile tehlike altında olduğu için tehlikededir. Meselemiz kişiler değildir. Meselemiz bu anlayıştır. Meselemiz sadece iktidar değişimi değil, güvenin ve kapasitenin yeniden inşasıdır. Devlet ciddiyet ister. Ekonomi güven ister. Dış politika da tutarlılık… Çünkü Cumhuriyet sadakat da milli sözleşmeye sadakat ister. Yani özü güvendir. Öyle elde sopa, dilde tehditle güven olmaz; kuralla, ahlakla ve vicdanla olur. O güven kaybolduğunda ekonomi gibi her şey çöker, ahlak da dahil. Ekonomi çöktüğünde kapasite zayıflar. Kapasite zayıfladığında beka tehlikededir. Bizim mücadelemiz bu tehlikeyi bertaraf etmektir. Ve elbette bu mücadele çetindir. Ama sonuna kadar da haklıdır. Ve muhakkak kazanılacaktır."







