Savaş yok. Olağanüstü hâl yok. Top yekûn bir yıkımın ortasında da değiliz. Ama buna rağmen bir ülkede küçük çocuklar hayatını kaybediyorsa, burada artık sadece “hukuki bir sorun”dan değil, çok daha derin bir “toplumsal çürümeden” söz etmek gerekmez mi?
Şu soruyu sormadan geçebilir miyiz:
Bir toplum, en savunmasızını —çocuğunu— koruyamıyorsa, geriye ne kalır?
Bugün yaşanan acı olaylar karşısında insanlar farklı kimliklere bölünüyor: sağcı-solcu, dindar-seküler, iktidar-muhalefet… Ama bir çocuk öldüğünde bu ayrımların ne hükmü kalır? Hangi ideoloji, hangi siyasi pozisyon bir çocuğun yaşam hakkından daha değerli olabilir?
Belki de asıl sorun burada başlıyor: Her trajediyi kendi politik penceremizden okumaya o kadar alıştık ki, “ortak insanlık zemini”ni kaybediyoruz. Oysa çocuk ölümü, yorum kabul etmez bir gerçektir. Açıklama değil, hesap sorulması gereken bir noktadır.
Peki neden hâlâ ayrı düşüyoruz?
Savcı da, hâkim de, öğretmen de, imam da, gazeteci de, siyasetçi de… aynı toplumun parçası değil mi? Eğer bir çocuk hayatını kaybediyorsa, burada artık ideolojik farklılıkların değil, ortak vicdanın konuşması gerekmez mi?
Asıl kritik soru şu:
Bir toplum, kendi çocuklarının ölümüne bile “taraf” gözüyle bakmaya başlarsa, orada gerçekten toplum kalmış mıdır?
Eğer bir toplum kendi çocuklarının ölümünü bile ortak bir vicdanla değil, kimlikler ve taraflar üzerinden tartışmaya başlamışsa, artık sorun tek tek olaylar değil, doğrudan doğruya bir çözülmedir. Asıl soru şudur: Bu çözülmeyi daha ne kadar görmezden geleceğiz?

