Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu ekonomik, siyasal, hukuksal, toplumsal ve ahlaki çöküşün sorumlusu kim?
AKP’ye oy verenler mi? Yirmi yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten Recep Tayyip Erdoğan ve iktidarı mı? İktidarın en büyük siyasi destekçisi MHP ve Devlet Bahçeli mi?
Elbette ülkeyi yönetenlerin, alınan kararların, uygulanan politikaların ve ortaya çıkan sonuçların birinci derecede siyasi sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk hiçbir gerekçeyle ortadan kaldırılamaz.
Ama hayır! Türkiye’nin bugün yaşadığı büyük yıkımı yalnızca Erdoğan’a, AKP’ye, Bahçeli’ye ve MHP’ye bağlayarak kendimizi temize çıkaramayız.
Peki, biz neredeydik?
Cumhuriyet’in temel değerleri aşındırılırken, hukuk devleti ilkesi zedelenirken, parlamenter sistem ortadan kaldırılırken, kuvvetler ayrılığı güç kaybederken, devlet kurumları siyasallaşırken, ülkenin geleceği günlük siyasi hesaplara teslim edilirken biz ne yaptık?
Seyrettik!
Kimi zaman kızdık, kimi zaman söylendik, kimi zaman sosyal medyada birkaç cümle yazdık. Seçimden seçime sandığa gittik, oyumuzu kullandık ve üzerimize düşen vatandaşlık görevini tamamladığımızı düşündük.
Sonra evlerimize çekildik.
Ülkemizin gözlerimizin önünde nasıl değiştiğini, nasıl yoksullaştığını, nasıl kutuplaştırıldığını, nasıl adaletsizliğe sürüklendiğini bir film izler gibi seyrettik.
Oysa bir ülkenin kaderi yalnızca sandıkta belirlenmez. Cumhuriyet yalnızca oy verilerek korunmaz. Demokrasi yalnızca seçim kazanılarak yaşatılamaz.
Demokrasi örgütlü toplum ister. Hukuk bilinci ister. Cesaret ister. Dayanışma ister. Gerektiğinde kendi siyasi görüşüne yakın olanlara da itiraz edebilmeyi ister.
Biz ise itiraz etmeyi unuttuk. Sorgulamayı bıraktık. Hak aramayı başkalarından bekledik.
CUMHURİYET’İN DEĞERLERİ AŞINDIRILIRKEN NEREDEYDİK?
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının yokluklar içerisinde kurduğu Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değildir.
Cumhuriyet; yurttaşlık bilincidir, bağımsızlıktır, laikliktir, bilimdir, akıldır, eşitliktir, çağdaşlıktır, kadınların toplumsal yaşamda eşit bireyler olarak yer almasıdır.
Cumhuriyet, kulluk anlayışından yurttaşlık bilincine geçişin adıdır.
Bugün ise Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin siyasal tartışmaların ve ideolojik hesaplaşmaların konusu hâline getirilmesine tanıklık ediyoruz.
Laiklik tartışmaya açıldığında, bilimsel eğitimin niteliği zayıfladığında, Cumhuriyet’in tarihsel kazanımları değersizleştirildiğinde, Atatürk’ün kurduğu çağdaş devlet anlayışı siyasi çıkarların gölgesinde bırakıldığında toplum olarak yeterince güçlü bir ortak tepki ortaya koyabildik mi?
Cumhuriyet’i yalnızca 29 Ekimlerde bayrak asarak, 10 Kasımlarda saygı duruşunda bulunarak koruyabileceğimizi düşündük.
Oysa Cumhuriyet’i korumak, onun kurumlarını, hukukunu, laikliğini, bilimsel eğitim anlayışını ve yurttaşlık eşitliğini her gün savunmayı gerektirir.
Cumhuriyet’i yalnızca törenlerde hatırlayan, değerleri aşındırıldığında sessiz kalan bir toplumun geleceği güvence altında olamaz.
TEK ADAM YÖNETİMİ VE DEVLETİN KURUMSAL TIKANIKLIĞI
Türkiye’nin en temel sorunlarından biri, yönetim yetkilerinin giderek merkezileşmesidir.
Parlamenter sistemin kaldırılmasıyla birlikte yürütme yetkisi Cumhurbaşkanlığı makamında yoğunlaşmış, Meclisin yürütme üzerindeki siyasal denetim kapasitesi daralmış, kuvvetler ayrılığı ve denge-denetleme mekanizmaları ciddi tartışmaların konusu olmuştur.
Bir ülkenin bütün meselelerinin tek bir siyasi iradenin kararlarına bağımlı hâle gelmesi, yalnızca demokratik bir sorun değildir. Aynı zamanda yönetim kapasitesi sorunudur.
Ekonomiden eğitime, sağlıktan tarıma, dış politikadan kamu yönetimine kadar her alanda kurumsal aklın yerine kişisel siyasi tercihlerin geçmesi, devletin uzun vadeli planlama gücünü zayıflatır.
Devlet bir kişinin, bir ailenin, bir partinin veya bir siyasi çevrenin mülkü değildir.
Devlet milletindir.
Kamu kurumları siyasi sadakatin ödüllendirildiği makamlar değildir. Liyakat, uzmanlık, ehliyet ve kamu yararı esas alınmalıdır.
Ama biz ne yaptık?
Atamalara kızdık. Yanlış kararları eleştirdik. Kurumların bağımsızlığının zayıflamasından yakındık.
Sonra yine sustuk.
Bir devletin kurumları zayıfladığında yalnızca bugünün iktidarı değil, yarının Türkiye’si de kaybeder.
HUKUKSUZLUK NORMALLEŞİRSE ADALET HERKES İÇİN TEHLİKEYE GİRER
Adaletin olmadığı yerde ne demokrasi olur ne ekonomik güven ne toplumsal huzur.
Hukukun üstünlüğü yerine siyasi gücün belirleyici olduğu algısı yerleşirse vatandaşın devlete güveni sarsılır.
Yargı bağımsızlığına ilişkin tartışmalar, uzun tutukluluklar, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar, yargı kararlarının uygulanmasına ilişkin sorunlar ve adaletin herkese eşit işlemediği düşüncesi, Türkiye’nin en ciddi meseleleri arasındadır.
Ama daha vahimi nedir biliyor musunuz?
Hukuksuzluk iddiasına uğrayan kişinin siyasi kimliğine bakarak adalet talebinde bulunmamız!
Bizden olana yapılanı haksızlık, bizden olmayana yapılanı hak edilmiş sonuç sayan anlayış, adaletin en büyük düşmanıdır.
Adalet yalnızca kendimiz için istediğimizde ayrıcalık, herkes için savunduğumuzda hukuk olur.
Bugün başkasının uğradığı haksızlığa sessiz kalan, yarın kendi kapısı çalındığında yanında kimseyi bulamayabilir.
EKONOMİK ÇÖKÜŞÜN BEDELİNİ KİM ÖDÜYOR?
Türkiye büyük bir ekonomik ve sosyal adalet krizi yaşıyor.
Hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki eşitsizlik, barınma sorunu, yüksek üretim maliyetleri, vergi yükünün adaletsiz dağılımı ve alım gücündeki erime milyonlarca insanın yaşamını zorlaştırıyor.
Bir tarafta servetine servet katanlar, diğer tarafta ay sonunu getiremeyen milyonlar.
Bir tarafta kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin şaibe ve israf tartışmaları, diğer tarafta temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan aileler.
Bir tarafta gösterişli makamlar, lüks araçlar, ayrıcalıklı yaşamlar; diğer tarafta pazardan akşam saatlerinde ucuz sebze toplamaya çalışan insanlar.
Emekli, yıllarca çalışmasının karşılığında insanca yaşayabileceği bir gelir beklerken geçim mücadelesine mahkûm oluyor.
İşçi, alın terinin karşılığını alamıyor.
Asgari ücretli, daha maaşını almadan borçlarını hesaplıyor.
Memur, öğretmen, sağlık çalışanı, mühendis, akademisyen ve diğer meslek sahipleri yaşam standartlarını korumakta zorlanıyor.
Ama ülkenin gerçek gündemi yerine sürekli siyasi polemikler önümüze konuluyor.
Yoksulluk konuşulmasın diye kutuplaşma büyütülüyor. İşsizlik tartışılmasın diye yapay gündemler oluşturuluyor.
Bir ülkede çalışan insan yoksulsa, emekli geçinemiyorsa, genç geleceğini başka ülkelerde arıyorsa, o ülkenin ekonomik politikaları ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
ÇİFTÇİ TOPRAĞINDAN, SANAYİCİ ÜRETİMDEN, ESNAF GELECEĞİNDEN KOPUYOR
Türkiye’nin tarımı yalnızca ekonomik bir faaliyet değildir. Gıda güvenliğinin, kırsal yaşamın ve ulusal bağımsızlığın temelidir.
Çiftçi mazot, gübre, tohum, ilaç, sulama ve finansman maliyetleri altında ezilirken üretimin sürdürülebilirliği tehlikeye giriyor.
Üretici emeğinin karşılığını alamazken tüketici gıdaya yüksek fiyatlarla ulaşabiliyor.
Sanayici yüksek finansman maliyetleri, enerji giderleri, kur belirsizliği ve dış rekabet baskısıyla mücadele ediyor.
Küçük esnaf kira, vergi, prim, kredi ve işletme giderleri arasında ayakta kalmaya çalışıyor.
İthalata bağımlılığın azaltılması, katma değerli üretimin geliştirilmesi, tarımsal planlama ve sanayi politikalarının güçlendirilmesi gerekirken kısa vadeli ekonomik tercihler uzun vadeli sorunları derinleştiriyor.
Üretmeyen, ürettiğini koruyamayan, üreticisini desteklemeyen bir ülkenin ekonomik bağımsızlığı da zayıflar.
GENÇLERİN YARINLARINI KİM ÇALDI?
Bugünün Türkiye’sinde en ağır bedellerden birini gençler ödüyor.
Yıllarca okuyan, emek veren, üniversite bitiren gençler iş bulmakta zorlanıyor. İş bulanların önemli bir bölümü ise eğitimine ve emeğine uygun koşullarda çalışamıyor.
Liyakat yerine torpilin belirleyici olduğu düşüncesi gençlerin adalet duygusunu yaralıyor.
Diplomanın değer kaybettiği, barınmanın güçleştiği, kültürel ve bilimsel imkânların eşit sunulamadığı bir ortamda gençlerden ülkeye güvenmelerini beklemek yeterli değildir.
Gençler yalnızca iş istemiyor.
Özgürlük istiyor. Adalet istiyor. Gelecek güvencesi istiyor. Düşüncelerini korkmadan açıklamak istiyor.
Kendi ülkesinde onurlu bir yaşam kurmak istiyor.
Bir ülkenin yetişmiş gençlerinin geleceklerini yurt dışında araması yalnızca beyin göçü değildir.
Bu, ülkenin kendi geleceğini kaybetme tehlikesidir.
Peki, gençlerin geleceği karartılırken biz büyükler ne yaptık?
Onlara sabretmeyi öğütledik.
Oysa sabır tavsiye etmek kolay, onlara yaşanabilir bir ülke bırakmak zordur.
EĞİTİM, TARİKATLAR VE CEMAAT YAPILANMALARI
Eğitim bir ülkenin geleceğini belirler.
Bilimsel, laik, çağdaş ve fırsat eşitliğine dayanan eğitim sisteminden uzaklaşılması, yalnızca bugünün öğrencilerini değil gelecek kuşakları da etkiler.
Devletin eğitim, barınma ve sosyal destek alanlarında üstlenmesi gereken sorumlulukların dini yapılanmalara bırakılması yönündeki her uygulama ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
İnanç özgürlüğü başka, kamusal yetkilerin dini yapılara devredilmesi başkadır.
İnsanların inançlarına saygı göstermek başka, tarikat ve cemaatlerin devlet kurumları üzerinde nüfuz kurmasına göz yummak başkadır.
Hiçbir dini yapı devletin üzerinde olamaz.
Hiçbir cemaat kamu kadrolarında liyakatin önüne geçemez.
Hiçbir çocuk, yoksulluk nedeniyle denetimsiz yapılara bağımlı hâle getirilmemelidir.
Cumhuriyet’in eğitim anlayışı, sorgulayan ve özgür düşünen bireyler yetiştirmeyi esas almalıdır.
Bilimin yerine dogmayı, liyakatin yerine itaati, yurttaşlığın yerine bağlılığı koyan anlayış Türkiye’nin geleceğine zarar verir.
FONLAR, KAMU KAYNAKLARI VE HESAP VERMEYEN DÜZEN
Kamu kaynakları milletin ortak malıdır.
Kamu ihaleleri, teşvikler, krediler, fonlar, belediye bütçeleri, kamu şirketleri ve sosyal yardım kaynakları siyasi yakınlığa göre değil, hukuk ve kamu yararı ilkelerine göre yönetilmelidir.
Türkiye’de dönem dönem gündeme gelen fon dolandırıcılığı iddiaları, finansal skandallar, kamu ihalelerindeki usulsüzlük tartışmaları ve yolsuzluk suçlamaları toplumun güvenini aşındırıyor.
Elbette her iddia somut delillerle araştırılmalı, suçluluk bağımsız yargı kararlarıyla belirlenmelidir.
Ama hiçbir iddia siyasi güç gerekçesiyle araştırılmadan kapatılmamalıdır.
Yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmediği, hesap verme kültürünün zayıfladığı bir ülkede dürüst vatandaşın devlete güveni de azalır.
Milletin parasını yöneten herkes, millete hesap vermek zorundadır.
TERÖRLE MÜCADELE, AÇILIM SİYASETİ VE MİLLETİN GÜVENİ
Türkiye onlarca yıldır terörün ağır bedelini ödedi.
Binlerce insan yaşamını yitirdi. Aileler dağıldı. Toplumsal acılar kuşaktan kuşağa taşındı.
Terörün sona ermesi, silahların susması, vatandaşların güven ve huzur içinde yaşaması elbette herkesin ortak beklentisi olmalıdır.
Ancak terör sorununun çözümü adına yürütülen her siyasi süreç, şeffaflık, hukuk, demokratik meşruiyet ve toplumsal mutabakat temelinde değerlendirilmelidir.
Dün söylenenlerle bugün savunulanlar arasında ciddi farklılıklar varsa siyasetçiler bunun hesabını topluma vermelidir.
Dün birbirini ağır biçimde suçlayanların bugün aynı meselede farklı bir siyasi çizgide buluşması açıklama gerektirir.
Barış arayışı siyasi çıkarların aracı hâline getirilmemelidir.
Şehit ailelerinin acısı, gazilerin fedakârlığı ve toplumun güvenlik kaygıları siyasi pazarlıkların malzemesi yapılamaz.
Terörün sona ermesini istemek başka, çözüm adı altında ortaya konulan siyasi tercihleri sorgusuz kabul etmek başkadır.
Türkiye’nin ihtiyacı ne sloganlarla yürütülen bir açılım siyaseti ne de sorunu sonsuza kadar sürdüren bir çıkmazdır. İhtiyaç; hukuka, toplumsal güvene ve demokratik denetime dayalı kalıcı çözümdür.
SUSAN BASIN, KORKAN AYDINLAR, SESSİZ SANATÇILAR
Bir ülkenin basını susarsa halkın gerçekleri öğrenme hakkı zedelenir.
Basın, iktidarların propaganda aracı değildir. Gazetecilik, güçlülerin söylediklerini tekrarlamak değil, kamu adına soru sormaktır.
Ama bugün medyanın önemli bir bölümünün siyasi ve ekonomik güç ilişkileriyle şekillenmesi, bağımsız gazeteciliğin karşılaştığı baskılar ve eleştirel yayıncılığın önündeki engeller ciddi bir demokrasi sorunudur.
Yalnızca yandaş basını mı eleştireceğiz?
Hayır!
Muhalif olduğunu söyleyip kendi siyasi çevresinin yanlışlarını görmezden gelen basın anlayışı da sorgulanmalıdır.
Peki, aydınlar nerede?
Üniversiteler, akademisyenler, yazarlar, sanatçılar, düşünürler nerede?
Elbette bedel ödemeyi göze alarak konuşan, mücadele eden, mesleğini ve özgürlüğünü riske atan insanlar var. Onların hakkını teslim etmek gerekir.
Ancak makamını kaybetmemek, konseri iptal edilmesin, projesi engellenmesin, kariyeri zarar görmesin diye susmayı seçenler de var.
Sivil toplum kuruluşları nerede?
Meslek odaları, sendikalar, dernekler, vakıflar, demokratik kitle örgütleri nerede?
Bir kısmı mücadele ederken bir kısmı etkisizleşmiş, bir kısmı siyasi ilişkilerin gölgesinde kalmıştır.
Aydın olmak yalnızca bilgi sahibi olmak değildir. Gerektiğinde güce karşı hakikati savunabilmektir.
MUHALEFETİN DE HESAP VERMESİ GEREKİR
Şimdi gelelim yıllardır yeterince tartışılmayan başka bir sorumluluğa.
Muhalefet!
İktidarın yanlışlarını eleştirmek muhalefetin görevidir. Ancak muhalefetin görevi yalnızca eleştirmek değildir.
Topluma güven vermek, alternatif politikalar üretmek, demokratik mücadeleyi örgütlemek, liyakati kendi kadrolarında uygulamak ve halkın sorunlarına somut çözümler geliştirmek zorundadır.
Yıllardır aynı koltukları korumaya çalışan, parti içi demokrasiyi işletmeyen, kendi çevresini ayrıcalıklı hâle getiren, başarısızlık karşısında sorumluluk almayan siyasi anlayışların topluma verebileceği umut sınırlıdır.
İktidardaki güç yoğunlaşmasını eleştirirken kendi partisinde tek adam gibi davranan siyasetçi inandırıcı olamaz.
Ülkeye demokrasi vaat ederken kendi örgütünde farklı düşüncelere tahammül edemeyen siyasetçi güven veremez.
Halk yoksullukla mücadele ederken koltuk hesaplarına, adaylık pazarlıklarına, parti içi hiziplere ve kişisel ikbal yarışına gömülenlerin ülkenin geleceği hakkında söyleyecekleri sözlerin değeri azalır.
Siyaset, ailelerin ve yakın çevrelerin kuşaktan kuşağa devrettiği bir hanedanlık düzenine dönüşmemelidir.
Türkiye’nin sorunu yalnızca iktidarını bırakmak istemeyen siyasetçiler değildir. Muhalefetteki koltuğunu da millete hizmetin önüne koyan siyasetçilerdir.
Çapsızlık, basiretsizlik, öngörüsüzlük ve siyasi çıkarcılık hangi partide bulunursa bulunsun eleştirilmelidir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni siyasi hanedanlar değil, hesap verebilen, demokratik, ilkeli ve liyakatli bir siyaset anlayışıdır.
PEKİ, BİZİM HİÇ Mİ SUÇUMUZ YOK?
İşte asıl yüzleşmemiz gereken mesele budur.
İşçiler!
Emekçiler!
Emekliler!
Çiftçiler!
Esnaflar!
Gençler!
Kadınlar!
Öğretmenler, akademisyenler, memurlar, sanatçılar, gazeteciler, sendikacılar, sivil toplum temsilcileri!
Hepimiz kendimize aynı soruyu sormalıyız:
Biz ne yaptık?
Yalnızca oy vermekle mi yetindik?
Yalnızca şikâyet mi ettik?
Yalnızca sosyal medyada öfkemizi mi dile getirdik?
Bir başkasının hakkı çiğnendiğinde onun yanında durduk mu?
Haksızlığa uğrayan kişi bizden değilse sessiz mi kaldık?
Kendi desteklediğimiz siyasi partinin yanlışlarına itiraz edebildik mi?
Sendikalarımızın, meslek örgütlerimizin, siyasi partilerimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın demokratik işlemesi için mücadele ettik mi?
Yoksa bütün sorumluluğu siyasetçilere yükleyip kendimizi olayların dışında mı gördük?
Burada önemli bir ayrımı da unutmamak gerekir.
Yoksulluğun altında ezilen, işini kaybetmekten korkan, baskı gören, geçim derdiyle yaşayan vatandaşın sorumluluğu ile devletin bütün imkânlarını kullanan siyasetçinin sorumluluğu aynı değildir.
Siyasi iktidarın yanlış kararlarının asli sorumluluğu o kararları alanlardadır. Ancak toplumun demokratik denetim sorumluluğu da tamamen ortadan kalkmaz.
Bizim eleştirmemiz gereken, korktuğu için ses çıkaramayan insan değil; gücü, imkânı ve etkisi olduğu hâlde kişisel çıkarı uğruna susmayı tercih eden anlayıştır.
Bir toplumun sessizliği, yönetenlerin hesap verme zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Ama hesap sorulmasını zorlaştırabilir.
TÜRKİYE’NİN SORUNU YALNIZCA SİYASET DEĞİL, AHLAK VE SORUMLULUK SORUNUDUR
Türkiye’nin yaşadığı sorunları yalnızca ekonomik göstergelerle açıklayamayız.
Bu ülkede ahlaki bir aşınma da yaşanıyor.
Torpile kızıyoruz ama fırsatını bulduğumuzda tanıdık arıyoruz.
Liyakatsiz atamaları eleştiriyoruz ama kendi yakınımız atandığında sessiz kalıyoruz.
Yolsuzluğa karşı çıkıyoruz ama yolsuzluk iddiası desteklediğimiz siyasi çevreye yöneldiğinde savunmaya geçiyoruz.
Adalet istiyoruz ama yalnızca kendi dünya görüşümüzden olanlar için.
Özgürlük istiyoruz ama bizim gibi düşünmeyenlerin özgürlüğüne aynı duyarlılığı göstermiyoruz.
Demokrasi istiyoruz ama kendi örgütümüzde eleştiriye tahammül edemiyoruz.
İşte bu çelişkilerle yüzleşmeden toplumsal değişim mümkün değildir.
Bir ülkede ahlakın ölçüsü siyasi aidiyet hâline gelirse, doğru ile yanlışın yerini bizden olan ve olmayan ayrımı alır.
Bu anlayış değişmedikçe siyasi iktidarlar değişse bile sorunların önemli bir bölümü varlığını sürdürebilir.
TÜRKİYE SAHİPSİZ DEĞİL, AMA SAHİP ÇIKMAK SÖZLE OLMAZ
Bu ülke bizim.
Bu Cumhuriyet bizim.
Bu topraklar bizim.
Bu ülkenin fabrikaları, tarlaları, ormanları, madenleri, nehirleri, denizleri, okulları, üniversiteleri ve bütün kamusal değerleri milletin ortak varlığıdır.
Bunlar hiçbir siyasi partinin, hiçbir liderin, hiçbir sermaye grubunun, hiçbir cemaatin ve hiçbir çıkar çevresinin özel mülkü değildir.
Türkiye’nin geleceği yalnızca iktidar değişikliğine bağlanamaz.
Türkiye’nin ihtiyacı güçlü bir hukuk devleti, bağımsız ve tarafsız yargı, etkin kuvvetler ayrılığı, güçlü Meclis denetimi, özgür basın, bilimsel ve laik eğitim, liyakate dayalı kamu yönetimi, üretim odaklı ekonomi ve sosyal adalettir.
Türkiye’nin ihtiyacı, siyasi kimliğinden bağımsız olarak her vatandaşın eşit haklara sahip olduğu bir Cumhuriyet anlayışıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı, hesap soran ama kendisi de hesap vermeye hazır olan bir toplumdur.
Ve Türkiye’nin ihtiyacı, korkuya teslim olmayan, şiddete başvurmadan demokratik haklarını kullanan, örgütlenen, dayanışma gösteren, düşüncesini açıklayan, yanlışın karşısında duran yurttaşlardır.
SON SÖZ: SUÇLU ARARKEN AYNAYA BAKMAYI DA UNUTMAYALIM!
Erdoğan’ı eleştirmek kolay.
Bahçeli’yi eleştirmek kolay.
AKP’yi, MHP’yi, muhalefet partilerini, parti liderlerini, milletvekillerini, belediye başkanlarını eleştirmek kolay.
Elbette eleştireceğiz!
Yanlış kararların, başarısız politikaların, kamu zararlarının, hukuk ihlallerinin ve siyasi sorumlulukların hesabını soracağız.
Ama yalnızca onları suçlayarak kendimizi sorumluluktan kurtaramayız.
Çünkü bu ülke yalnızca siyasetçilerin ülkesi değil.
Bizim ülkemiz!
Çocuklarımızın ülkesi!
Henüz doğmamış kuşakların ülkesi!
Yarınlarımızın ülkesi!
Bugün susarak koruduğumuzu düşündüğümüz huzur, yarın çocuklarımızın yaşayacağı daha büyük sorunların nedeni olabilir.
Siyasi partilere oy vermek demokratik bir haktır. Ancak demokrasiyi savunmak seçim günüyle sınırlı bir görev değildir.
Muhalefete oy vermek, muhalefet etmek değildir.
Cumhuriyet’i sevmek, Cumhuriyet’i korumak için yeterli değildir.
Atatürk’ü sevmek, onun akıl, bilim, bağımsızlık ve çağdaşlık anlayışını savunmadan anlam kazanmaz.
Vatanı sevmek, yalnızca bayrak sallamak ve slogan atmak değildir. Vatanı sevmek, o vatanda yaşayan insanların hakkını, hukukunu, emeğini ve geleceğini savunmaktır.
Artık birbirimizi suçlamaktan daha fazlasını yapmak zorundayız.
İktidarı sorgularken muhalefeti de sorgulamalıyız.
Siyasetçiden hesap isterken kendi yurttaşlık sorumluluğumuzu da hatırlamalıyız.
Korkuya, çıkarcılığa, kayıtsızlığa ve teslimiyete karşı demokratik dayanışmayı büyütmeliyiz.
Çünkü ülkeler yalnızca kötü yönetimlerle zayıflamaz. Kurumların çökmesine, adaletin aşınmasına, liyakatin yok edilmesine ve ortak değerlerin tahribine karşı toplumsal denetim ortadan kalktığında da zayıflar.
Ve unutmayalım:
Bugün Türkiye’nin geldiği noktada en büyük siyasi sorumluluk ülkeyi yönetenlerindir. Ancak ülkenin geleceğini değiştirme sorumluluğu yalnızca siyasetçilere bırakılamaz.
Yarın çocuklarımız bize, “Cumhuriyet’in değerleri aşındırılırken, adalet zayıflarken, ülkenin kaynakları tartışmalı biçimde kullanılırken, gençlerin umutları tükenirken siz ne yaptınız?” diye sorduklarında verecek bir cevabımız olmalı.
“Biz oy verdik, gerisini seyrettik” demek yeterli olmayacak.
ÇÜNKÜ TÜRKİYE BİR FİLM DEĞİL, BİZ DE SEYİRCİ DEĞİLİZ!
BU ÜLKENİN SAHİBİ MİLLETTİR.
VE MİLLET, KENDİ GELECEĞİNİN SORUMLULUĞUNU BAŞKALARINA DEVREDEMEZ!

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir