Ana içeriğe geç
Abdullah Yeniekinci
Abdullah YeniekinciKöşe Yazarı

TEK ADAM YÖNETİMİ, TIKANAN DEVLET MEKANİZMASI VE BİRİKEN SORUNLAR…

Türkiye’nin asıl sorunu ne?

TEK ADAM YÖNETİMİ, TIKANAN DEVLET MEKANİZMASI VE BİRİKEN SORUNLAR…

Türkiye’nin asıl sorunu ne?

Ekonomi mi? İşsizlik mi? Yoksulluk mu? Hukuksuzluk mu? Cehalet mi? Terör mü? Tarikatlar mı? Sığınmacılar mı? Eğitim mi? Tarım mı? Siyaset mi? Siyasetçiler mi? Yoksa bütün bu sorunların temelinde devlet yönetimindeki yapısal bozukluklar mı var?

Yıllardır aynı sorunlar, aynı tartışmalar, aynı vaatler, aynı siyasi kavgalar…

Bir tarafta geçim sıkıntısıyla mücadele eden milyonlarca insan, diğer tarafta bitmek bilmeyen siyasi hesaplaşmalar. Bir tarafta borç yükü altında ezilen çiftçi, esnaf ve emekli, diğer tarafta iktidar ve muhalefet arasındaki karşılıklı suçlamalar.

Peki, bu ülkenin sorunları neden kalıcı biçimde çözülemez? Neden her ekonomik kriz yeni bir fedakârlık talebine dönüşür? Neden vatandaşın sabrı sınırsız kabul edilir? Neden siyasi makamların yetkileri genişledikçe hesap verme sorumluluğu aynı ölçüde güç kazanmaz?

Türkiye’nin temel meselelerinden biri, devletin hangi ilkelerle ve nasıl yönetileceğidir.

2017 anayasa değişiklikleriyle parlamenter hükümet sisteminden vazgeçildi. 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yürürlüğe girdi. Başbakanlık makamı kaldırıldı. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanında toplandı. Bakanların belirlenmesi, üst düzey kamu görevlilerinin atanması ve yürütmenin örgütlenmesi yeni bir anayasal yapıya bağlandı.

Bu sistemin savunucuları hızlı karar alma, siyasi istikrar ve güçlü yürütme gerekçelerini öne çıkardı. Eleştirmenleri ise yürütme yetkisinin tek makamda yoğunlaşmasının parlamenter denetimi zayıflatacağı, kurumlar arasındaki dengeyi bozacağı ve kamu yönetiminde aşırı merkezileşmeye yol açacağı görüşünü savundu.

Aradan geçen yılların ardından artık mesele siyasi sloganlardan ibaret kalmamalı. Sistemin kurumlar üzerindeki etkisi somut göstergelerle incelenmeli.

Bir ülkede bakanların yetki alanları, bürokratların karar alma kapasitesi ve kurumların idari özerkliği daralırsa devlet mekanizmasında tıkanıklık riski doğar. Her önemli kararın tek merkezde toplanması, başlangıçta hız beklentisi oluştursa bile zamanla karar yükünün artmasına ve sorumluluk zincirinin zayıflamasına neden olabilir.

Devlet yönetimi, bir kişinin bilgisine, zamanına, iradesine ve tercihlerine bağımlı hâle gelmemeli.

Çünkü hiçbir insan, ne kadar deneyimli veya güçlü olursa olsun, milyonlarca vatandaşın bütün sorunlarına tek başına çözüm üretecek sınırsız kapasiteye sahip değildir.

Asıl mesele güçlü lider arayışı değil, güçlü kurumların varlığıdır.

Parlamenter sistemde hükümet, Meclisin güvenine dayanırdı. Başbakan ve Bakanlar Kurulu siyasi sorumluluğu birlikte taşırdı. Gensoru ve güvenoyu gibi mekanizmalar, hükümet ile parlamento arasındaki ilişkinin önemli unsurlarıydı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde bu mekanizmalar kaldırıldı. Meclisin kanun yapma ve bütçe yetkileri devam etse de yürütmenin parlamentoya karşı siyasi sorumluluğu farklı bir yapıya dönüştü.

Kuvvetler ayrılığı tartışmasının temelinde de bu değişim bulunur.

Kuvvetler ayrılığı, yasama, yürütme ve yargının yalnızca kâğıt üzerinde ayrı kurumlar olmasından ibaret değildir. Bu organların birbirini sınırlayabilmesi, denetleyebilmesi ve bağımsız karar alabilmesi gerekir.

Yürütme gücünün yoğunlaşması karşısında yasama denetimi zayıf kalırsa, yargının bağımsızlığı tartışma konusu hâline gelirse, kamu kurumlarının kararları siyasi etkilere açık olursa demokratik denge zarar görebilir.

Hiçbir makam hukukun üzerinde bulunmamalı. Hiçbir kamu görevi kişisel sadakatin ödülüne dönüşmemeli. Hiçbir siyasi lider kendisini devletle özdeşleştirmemeli.

Devlet bir kişinin, bir ailenin, bir partinin, bir cemaatin veya bir çıkar çevresinin mülkü değildir.

Devlet milletindir.

Türkiye’nin ekonomik sorunları da kurumsal yapıdan bağımsız ele alınamaz.

Enflasyon, yalnızca açıklanan istatistiklerden ibaret değildir. Emeklinin mutfağındaki eksilme, işçinin alım gücündeki kayıp, çiftçinin artan maliyetleri, esnafın borçları ve gençlerin gelecek kaygısı ekonomik sorunların toplumsal karşılığıdır.

Ekonomik istikrar için öngörülebilir para politikası, mali disiplin, adil vergi sistemi, üretim kapasitesi ve yatırım güvenliği gerekir. Merkez Bankasının kurumsal bağımsızlığı, kamu harcamalarının şeffaflığı ve denetlenebilir mali kararlar ekonomik güvenin temel unsurlarıdır.

Vatandaştan sürekli fedakârlık bekleyen bir ekonomi anlayışı, kamu kaynaklarının kullanımını da aynı titizlikle açıklamak zorundadır.

Vergi yükü adil dağılmalı. Kamu ihaleleri rekabete ve denetime açık olmalı. Sosyal destekler siyasi yakınlığa göre değil, ihtiyaç esasına göre belirlenmeli. Üretim ve istihdam politikaları kısa vadeli siyasi hedeflerin ötesine taşınmalı.

Emekli, yıllarca çalışmasının karşılığında insanca yaşam koşulları talep eder. İşçi emeğinin karşılığını, çiftçi ürününün değerini, esnaf işletmesinin devamını, genç ise eğitimine ve yeteneğine uygun bir gelecek ister.

Bu talepler lütuf değil, sosyal ve ekonomik politikaların temel konularıdır.

Eğitimdeki sorunlar da yalnızca okul sayısıyla veya diploma oranıyla açıklanamaz.

Bir ülkenin üniversite sayısı artabilir, mezun sayısı yükselebilir. Ancak bilimsel araştırma kapasitesi, eleştirel düşünce, akademik özgürlük ve mesleki yeterlilik aynı ölçüde gelişmezse eğitimin toplumsal katkısı sınırlı kalır.

Eğitimin amacı itaat eden değil, aklını kullanan; ezberleyen değil, araştıran; korkan değil, sorgulayan bireyler yetiştirmek olmalı.

Öğretmen atamalarında liyakat, üniversitelerde bilimsel özerklik, öğrenciler arasında fırsat eşitliği ve eğitim politikalarında uzun vadeli planlama esas alınmalı.

Cehalet yalnızca okuma yazma bilmemek değildir. Bilgiyi sorgulamamak, bilimsel kanıtı reddetmek, yanlış karşısında susmak ve düşünceyi kişilere teslim etmek de ciddi bir toplumsal sorundur.

Din ve vicdan özgürlüğü konusunda ise devletin tarafsızlığı temel ilke olmalı.

İnsanların inanması veya inanmaması sorun değildir. Sorun, dini aidiyetin siyasal nüfuz ve ekonomik ayrıcalık aracına dönüşmesi ihtimalidir.

Tarikatlar, cemaatler, vakıflar ve dernekler hukukun genel kurallarına tabi olmalı. Kamu kaynaklarından yararlanan bütün kuruluşlar mali açıdan denetlenmeli. Kamu kadrolarında dini, siyasi veya ideolojik aidiyet değil, mesleki yeterlilik belirleyici olmalı.

Devletin kapısı bütün vatandaşlara eşit biçimde açık kalmalı.

Tarım ve hayvancılıkta da günübirlik kararlar yerine uzun vadeli üretim planlaması gerekli.

Çiftçinin mazot, gübre, yem, elektrik ve sulama maliyetleri azaltılmalı. Tarımsal destekler zamanında ödenmeli. Kooperatiflerin üreticiye gerçek katkısı artırılmalı. Su kaynakları korunmalı. Hayvancılıkta verimlilik, mera yönetimi ve hastalıklarla mücadele güçlendirilmeli.

Türkiye’nin sanayi ve teknoloji politikası da bilimsel araştırma, yüksek katma değerli üretim ve nitelikli iş gücü temelinde şekillenmeli.

Teknolojik gelişme yalnızca büyük projelerle veya tanıtım etkinlikleriyle ölçülmemeli. Üretilen bilgi, ihracat kapasitesi, patentlerin ekonomik değeri ve nitelikli istihdam da dikkate alınmalı.

Gençlerin gelecek kaygısı, beyin göçü ve işsizlik birbirinden ayrı meseleler değildir.

Bir genç eğitimini tamamladıktan sonra iş bulamazsa, liyakatli işe alım süreçlerine güven duymazsa, barınma maliyetlerini karşılayamazsa ülkesine ilişkin gelecek beklentisi zayıflayabilir.

Gençlerin önüne siyasi aidiyet veya kişisel bağlantılar değil, eğitim, yetenek ve çalışma fırsatları konulmalı.

Terör ve organize suçla mücadele ise hukuk içinde kararlılıkla sürdürülmeli. Güvenlik kurumları etkili çalışmalı, suç örgütlerinin finansman kaynakları hedef alınmalı. Hiçbir vatandaş etnik kimliği, mezhebi veya siyasi görüşü nedeniyle suçla özdeşleştirilmemeli.

Toplumsal barış, eşit yurttaşlık ve hukuk güvenliğiyle desteklenmeli.

Sığınmacılar ve göç politikaları konusunda da açık veri, etkili sınır yönetimi, kayıt dışı istihdamla mücadele ve uluslararası hukuka uygun uygulamalar esas alınmalı.

Göç politikalarının eksiklikleri, bütün yabancılara yönelik toplu suçlamaların gerekçesi olmamalı.

Deprem riski karşısında ise bilimsel planlama zorunlu.

Riskli yapıların tespiti, kentsel dönüşüm, yapı denetimi ve afet hazırlığı merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasında etkili koordinasyon gerektirir. İmar kararlarında kamu güvenliği ve insan hayatı öncelikli olmalı.

Basın özgürlüğü, akademik özgürlük ve sanatın bağımsızlığı demokratik toplumun vazgeçilmez unsurlarıdır.

Gazeteci soru sorabilmeli. Akademisyen bilimsel araştırmasını özgürce yapabilmeli. Sanatçı eserini siyasi baskı kaygısı olmadan ortaya koyabilmeli. Vatandaş düşüncesini hukukun güvencesi altında açıklayabilmeli.

Çünkü eleştirinin sustuğu yerde yanlış kararların ortaya çıkarılması güçleşir.

Peki, bütün bu sorunlar karşısında siyasetin sorumluluğu ne?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yürütmenin başındaki konumu, uygulanan politikaların sonuçları bakımından doğrudan siyasi hesap verme sorumluluğu taşır. Devlet Bahçeli’nin desteklediği siyasi kararlar da ortaya çıkan sonuçlardan bağımsız değerlendirilemez.

Muhalefet açısından da sorumluluk yalnızca iktidarı eleştirmekten ibaret değildir.

Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu, Müsavat Dervişoğlu, Ümit Özdağ, Yavuz Ağıralioğlu, Tuncer Bakırhan, Ali Babacan, Fatih Erbakan ve diğer siyasi aktörlerin önerileri uygulanabilirlik, maliyet, hukuki dayanak ve toplumsal sonuçlar bakımından incelenmeli.

Siyasetçinin konuşmasının sertliği değil, sunduğu çözümün niteliği esas alınmalı.

İktidarın uygulamaları ile muhalefetin vaatleri aynı şey değildir. Yönetme yetkisine sahip olanların icraat sorumluluğu, muhalefetin alternatif üretme sorumluluğundan farklıdır. Ancak hiçbir siyasi aktör eleştiriden ve demokratik denetimden muaf tutulmamalı.

Türkiye’nin önünde yönetim sistemi açısından önemli bir tartışma bulunur.

Güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş veya mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kapsamlı anayasal reformlarla yeniden düzenlenmesi seçenekleri, somut kurumsal sonuçları bakımından ele alınmalı.

Her iki yaklaşım açısından da Meclisin denetim kapasitesinin artırılması, yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi, kamu atamalarında liyakatin güvence altına alınması ve kurumların görev alanlarının netleştirilmesi önem taşır.

Kamu harcamaları denetlenmeli. Siyasi finansman şeffaflaştırılmalı. Yerel yönetimlerin yetki ve kaynakları açıkça belirlenmeli. Bakanlıkların sorumlulukları ve karar alma süreçleri hukuki güvenceye bağlanmalı.

İlk yüz günde şeffaflık ve kamu denetimi konusunda somut adımlar, ilk yılda yargı ve kamu yönetimi reformları, üç yıllık dönemde eğitim, üretim, istihdam ve afet güvenliği alanlarında ölçülebilir hedefler tartışılmalı.

Her reformun maliyeti, sorumlu kurumu ve başarı ölçütü kamuoyuna açıklanmalı.

Türkiye’nin geleceği tek bir siyasi partinin, liderin veya ittifakın geleceğinden çok daha büyüktür.

Cumhuriyetin temelinde millet egemenliği bulunur. Atatürk’ün akıl ve bilime verdiği önem, bugün de eğitimden ekonomiye, hukuktan teknolojiye kadar bütün kamu politikalarının değerlendirilmesinde temel bir referans niteliği taşır.

Devletin gücü, yöneticilerinin sınırsız yetkilerinde değil; kurumlarının bağımsızlığında, hukukun üstünlüğünde, vatandaşın güvenliğinde ve toplumun refahında aranmalı.

Türkiye’nin ihtiyacı kişilere bağlı bir devlet düzeni değil, kişiler değişse bile hukuka uygun biçimde işleyen kurumlar olmalı.

Bir siyasi lider gider, diğeri gelir. Hükümetler değişir, partiler kurulur, partiler kapanır. Fakat devlet kurumları, hukuk düzeni ve Cumhuriyetin temel ilkeleri kişisel siyasi hesapların ötesinde kalmalı.

Asıl soru artık yalnızca Türkiye’nin sorunlarının ne olduğu değildir.

Asıl soru, bu sorunları çözmekle görevli kurumların ne kadar bağımsız, etkili, liyakatli ve hesap verebilir olduğudur.

Çünkü devlet milletindir. Siyasi makamlar ise millete hizmet etme sorumluluğu taşır.

Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın