USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

KABAK TADI VERMEYE BAŞLADINIZ

25-07-2026

Yeter artık!

Günlerdir aynı başlıklar, aynı tartışmalar, aynı ekranlar… Yeni parti kuruldu, kim geçti, kim kaldı, kim kimi destekledi, kim kime cevap verdi…

Yeni parti, yeni parti, yeni parti…

Peki soruyorum:

Türkiye’nin gerçek gündemi gerçekten bu mu?

Bu ülkenin insanı sabah gözünü açtığında Özgür Özel’i, yeni kurulan partiyi ve siyasetteki koltuk hesaplarını mı düşünüyor; yoksa ay sonunu nasıl getireceğini mi?

Emekli, yıllarca çalışıp alın teri döktüğü hâlde maaşıyla temel ihtiyaçlarını karşılayamamanın hesabını yapıyor.

Asgari ücretli, maaşı cebine girmeden eriyen alım gücüyle yaşam mücadelesi veriyor.

Gençler diplomalarını duvara asıp iş arıyor. İş bulabilenler düşük ücretlere, güvencesizliğe ve gelecek kaygısına mahkûm ediliyor. İş bulamayanlar ise ülkeden gitmenin yollarını arıyor.

Çiftçi üretmek istiyor; mazot, gübre, tohum, ilaç ve sulama maliyetleri altında eziliyor. Toprağı olan ekemiyor, eken karşılığını alamıyor, üreten borçtan kurtulamıyor.

Esnaf dükkânını açık tutabilmenin hesabını yapıyor. Kirasını, vergisini, sigortasını, elektrik faturasını ödeyemeyen binlerce insan kepenk kapatma noktasına geliyor.

Sanayici artan maliyetler, yüksek faiz, finansmana erişim sorunu, kur belirsizliği ve daralan iç pazarla mücadele ediyor.

Ev kiraları, gıda fiyatları, faturalar, vergiler ve hayat pahalılığı milyonlarca insanın ortak gündemi hâline gelmiş durumda.

İşte ülkenin konuşması gereken meseleler bunlar.

Fakat mesele yalnızca ekonomi de değildir.

Türkiye’nin gerçek gündeminde hukuk vardır.

Mahkemelere güvenin zedelendiği, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının sürekli tartışıldığı, hukukun güçlüye farklı, güçsüze farklı işlediğine dair toplumsal kanaatin büyüdüğü bir ülkede yalnızca yeni parti konuşulamaz.

Bir ülkede insanlar hak ararken korkuyorsa, gazeteciler yazdıkları nedeniyle baskı hissediyorsa, akademisyenler düşüncelerini özgürce açıklayamıyorsa, vatandaş adaletin herkese eşit uygulanacağına inanmıyorsa orada temel mesele parti tabelaları değil, hukuk düzenidir.

Türkiye’nin gerçek gündeminde tek adam yönetimi vardır.

Devletin bütün kurumlarının tek bir siyasi iradenin gölgesinde bırakıldığı, karar alma süreçlerinin dar bir çevreye sıkıştırıldığı, Meclisin etkisinin azaldığı, denetim mekanizmalarının zayıfladığı bir düzende demokrasiden söz etmek giderek zorlaşır.

Bir ülkenin kaderi tek kişinin kararlarına, tercihlerine ve siyasi hesaplarına bırakılamaz.

Devlet, kişilere göre şekillenen bir yapı değildir.

Devlet; hukukla, kurumlarla, geleneklerle, denetimle ve hesap verebilirlikle ayakta kalır.

Kurumlar zayıflarsa devlet zayıflar.

Meclis işlevsizleşirse millet iradesi zayıflar.

Yargı bağımsızlığını kaybederse adalet çöker.

Basın özgürlüğünü kaybederse gerçekler karanlıkta kalır.

Kuvvetler ayrılığı ortadan kalkarsa demokrasi yalnızca seçim gününe indirgenmiş boş bir kavrama dönüşür.

Türkiye’nin gerçek gündeminde parlamenter sistem tartışması vardır.

Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi adı altında kurulan mevcut düzen, yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengeyi büyük ölçüde bozmuştur. Meclisin denetim gücü zayıflamış, milletvekillerinin etkisi azalmış, karar süreçleri merkezîleştirilmiştir.

Oysa demokratik sistem, yalnızca sandık kurmaktan ibaret değildir.

Demokrasi; iktidarın sınırlandırılmasıdır.

Demokrasi; yönetenlerin denetlenmesidir.

Demokrasi; yanlış yapanın hesap vermesidir.

Demokrasi; yasama, yürütme ve yargının birbirine karşı denge ve denetim içinde bulunmasıdır.

Parlamenter sistemin eksikleri olabilir, geçmişte hataları yaşanmış olabilir. Ancak çözüm Meclisi devre dışı bırakmak değil, parlamenter sistemi güçlendirmek; hukuku, denetimi ve temsil mekanizmalarını yeniden işler hâle getirmektir.

Türkiye’nin gerçek gündeminde Cumhuriyet değerlerinin aşındırılması vardır.

Laiklik, sosyal hukuk devleti, bilimsel eğitim, yurttaşlık eşitliği ve kadın hakları Cumhuriyet’in temel dayanaklarıdır.

Bu değerler bir siyasi partinin, bir ideolojinin ya da belirli bir kesimin malı değildir.

Cumhuriyet, bu ülkede yaşayan herkesin ortak çatısıdır.

Fakat yıllardır laiklik bilinçli biçimde aşındırılıyor, eğitim sistemi bilimden uzaklaştırılıyor, devlet kurumlarında liyakat yerine sadakat öne çıkarılıyor, Cumhuriyet’in kurucu değerleri küçümseniyor.

Atatürk’ün adını yalnızca törenlerde anmak, onun kurduğu Cumhuriyet’i savunmak anlamına gelmez.

Cumhuriyet’i savunmak; hukuku savunmaktır.

Laikliği savunmaktır.

Bilimi savunmaktır.

Kadınların eşit yurttaşlık hakkını savunmaktır.

Kimsesizlerin kimsesi olan sosyal devleti savunmaktır.

Türkiye’nin gerçek gündeminde tarikat ve cemaat yapılanmaları vardır.

Geçmişte yaşanan büyük felaketlerden hiçbir ders alınmamış gibi tarikat ve cemaatlerin eğitimden bürokrasiye, sağlıktan siyasete kadar çeşitli alanlarda yeniden güç kazandığına ilişkin ciddi kaygılar bulunuyor.

Devlet, herhangi bir tarikatın, cemaatin ya da dini grubun kadrolaşma alanı değildir.

Kamu görevleri inanca, bağlılığa, sadakate ya da referansa göre dağıtılamaz.

Devlet kadrolarına girmenin ölçüsü şeyhe, cemaate, tarikata veya siyasi partiye yakınlık değil; eğitim, liyakat, ehliyet ve dürüstlük olmalıdır.

Çocukların yurt, eğitim ve barınma ihtiyacı tarikatların insafına bırakılamaz.

Devletin yerine cemaatler geçerse yurttaşlık bağı çözülür, hukuk ortadan kalkar, kamusal düzen parçalanır.

Türkiye’nin gerçek gündeminde mülteci ve düzensiz göç sorunu vardır.

Bu mesele ne ırkçılıkla ne de hamasetle ele alınmalıdır.

Milyonlarca insanın sınır güvenliği, kentleşme, istihdam, eğitim, sağlık, kira fiyatları, toplumsal uyum ve kamu güvenliği üzerindeki etkileri açıkça tartışılmalıdır.

Sınırların denetimsiz bırakıldığı, kimlerin ülkeye girip çıktığının bilinmediği bir düzen devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz.

Sığınmacı politikası, günübirlik siyasi hesaplarla değil; hukuk, insan hakları, ulusal güvenlik ve toplumsal barış temelinde yürütülmelidir.

Irkçılık yanlıştır.

Ancak toplumun kaygılarını küçümsemek, göç politikasındaki başarısızlıkları gizlemek ve sorunu konuşan herkesi suçlamak da yanlıştır.

Türkiye’nin gerçek gündeminde uluslararası itibar kaybı vardır.

Bir zamanlar bölgesinde güven veren, diplomasisi ciddiye alınan, kurumlarıyla örnek gösterilen bir ülke; öngörülemez dış politikası, sürekli değişen ittifakları, sert söylemleri ve iç politikaya göre şekillenen diplomatik tercihleri nedeniyle güvenilirliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Uluslararası itibar yalnızca meydanlarda atılan sloganlarla kazanılmaz.

İtibar; hukuk devletiyle kazanılır.

İtibar; bağımsız yargıyla kazanılır.

İtibar; güçlü ekonomiyle kazanılır.

İtibar; iyi eğitimle, bilimle, teknolojiyle ve nitelikli diplomasiyle kazanılır.

Kendi vatandaşının hakkını koruyamayan, gençlerini ülkede tutamayan, parasının değerini koruyamayan bir yönetimin dış dünyaya güç gösterisi yapması inandırıcı değildir.

Türkiye’nin gerçek gündeminde eğitim vardır.

Çocukların aç gittiği okullar, öğretmen açığı, niteliksizleştirilen müfredat, sınav baskısı, özel okul ücretleri, yurt yetersizliği ve diplomalı işsizler vardır.

Eğitimin bilimsel ve laik temellerden uzaklaştırıldığı, çocukların eleştirel düşünme yerine itaate yöneltildiği bir ülkede gelecek kurulamaz.

Türkiye’nin gerçek gündeminde sağlık vardır.

Hastanelerden aylar sonrasına randevu alınması, sağlık çalışanlarının tükenmişliği, hekimlerin yurt dışına gitmesi ve vatandaşın özel hastane masrafları karşısında çaresiz kalması vardır.

Türkiye’nin gerçek gündeminde kadın cinayetleri, çocuk istismarı, uyuşturucu, sokak şiddeti ve toplumsal çürüme vardır.

Türkiye’nin gerçek gündeminde liyakatsizlik, yolsuzluk iddiaları, kamu kaynaklarının israfı ve hesap vermeyen yöneticiler vardır.

Siyaset elbette partiler kuracak, partiler kapanacak, ittifaklar değişecek, yeni isimler ortaya çıkacak.

Demokrasi zaten bunu gerektirir.

Ancak siyasetin asli görevi, kendi gündemini topluma dayatmak değil; toplumun gündemini çözmeye çalışmaktır.

Bir parti kurulmuş olabilir.

Kuranlara başarılar ya da başarısızlıklar zaman içinde seçmenin sandıkta vereceği kararla ortaya çıkar.

Fakat haftalarca bütün ülkeyi tek bir siyasi başlığa mahkûm etmek, gerçek sorunları görünmez kılmaktan başka bir işe yaramaz.

Siyasetçi kendi kariyerini konuşur.

Millet geçim derdini yaşar.

Televizyonlar parti kulislerini anlatır.

Vatandaş pazardan eli boş döner.

Gazeteler koltuk hesaplarını yazar.

Gençler geleceklerini başka ülkelerde arar.

Ekranlarda kimin hangi partiye geçtiği tartışılır.

Emekli kasabın, manavın ve eczanenin önünden geçerken fiyatlara bakmakla yetinir.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı bitmeyen siyasi polemikler değil; ekonomik sorunlara, üretime, istihdama, eğitime, hukuka, demokrasiye ve sosyal refaha ilişkin somut çözümlerdir.

Millet ekranlarda bitmek bilmeyen siyasi tartışmaları değil, mutfağındaki yangının nasıl söndürüleceğini merak ediyor.

Gençler hangi partinin kurulduğunu değil, hangi işte çalışabileceğini düşünüyor.

Emekli hangi genel başkanın ne dediğini değil, pazardan eli boş dönmeden nasıl alışveriş yapacağını hesaplıyor.

Çiftçi hangi siyasi hesapların yapıldığını değil, tarlasını nasıl ekeceğini düşünüyor.

Esnaf ise dükkânını bir gün daha açık tutabilmenin derdinde.

Hukuk isteyen yurttaş, hangi siyasetçinin hangi partiye geçtiğini değil, adaletin ne zaman herkese eşit uygulanacağını soruyor.

Cumhuriyet değerlerine bağlı vatandaş, yeni parti tartışmalarını değil; laikliğin, demokrasinin ve yurttaşlık eşitliğinin nasıl korunacağını merak ediyor.

Artık yeter.

Partinizi kurduysanız, teşkilatınızı oluşturduysanız, siyasetinizi yapıyorsanız yapın.

Fakat ülkenin gerçek gündemini gölgelemeyin.

Kabak tadı verdiniz.

Çünkü siyasetin merkezinde partiler değil, millet olmalıdır.

Gerçek gündem ekranlarda oluşturulan yapay tartışmalar değildir.

Gerçek gündem sofradaki eksilen ekmektir.

Cepteki eriyen paradır.

Geleceğinden endişe duyan gençtir.

Üretmekte zorlanan çiftçidir.

Ayakta kalmaya çalışan esnaftır.

Maaşıyla yaşayamayan emeklidir.

Adalet arayan yurttaştır.

İşlevsizleştirilen Meclistir.

Aşındırılan kuvvetler ayrılığıdır.

Zayıflatılan hukuk devletidir.

Tarikat ve cemaatlere bırakılan kamusal alandır.

Kontrolsüz göç politikasıdır.

Yok edilen Cumhuriyet değerleridir.

Kaybedilen uluslararası itibardır.

Türkiye’nin konuşması gereken gerçek meseleler bunlardır.

Yeni parti meselesi ise bu büyük sorunların yanında siyasetin kendi iç tartışmasından ibarettir.

Ülke yanarken parti tabelası tartışanlar, milletin sesini duymuyor demektir.

Artık ülkenin gerçek gündemine dönün.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?