USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

Duyarsız siyasiler, duyarsızlaştırılan toplum...

31-01-2026

Bu ülkede artık yoksulluk istatistik değil, manzara.

İşsizlik veri değil, kader.

Hayat pahalılığı grafiklerde değil, mutfakta.

Ama en pahalı olan şey başka: insan hayatı.

Siyaset, uzun zamandır toplumun gerçeklerinden kopuk. Meclis kürsülerinde konuşulanlarla sokakta yaşananlar arasında uçurum var. O uçurumun dibinde ise milyonlar yaşıyor. Sırtında borç, cebinde umut kırıntısı, gözünde gelecek kaygısı.

Bugün bir emekli, ömrü boyunca ödediği primlerin karşılığında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bir çiftçi, ektiğini biçtiğini değil, borcunu hesaplıyor. Bir esnaf, dükkânını değil, kepengi ne zaman indireceğini düşünüyor. Gençler ise hayal kurmaktan vazgeçeli çok oldu; artık yalnızca “nasıl giderim?” sorusunu soruyorlar.

Ama bütün bu tabloya rağmen iktidar sahipleri başka bir dil konuşuyor.

“Sabredin” diyorlar.

“Geçecek” diyorlar.

“Dış güçler” diyorlar.

Sabır, bu ülkede en çok yoksullardan isteniyor.

Fedakârlık, hep aynı kesimden bekleniyor.

Geçmesi gereken krizler değil, insan ömürleri oluyor.

Toplum yoksullaştıkça sessizleşti. Sessizleştikçe normalleştirdi.

Bir zamanlar isyan sebebi olanlar, bugün “alıştık artık” cümlesiyle geçiştiriliyor.

İşte asıl tehlike burada: duyarsızlaştırılan toplum.

Yoksulluğun en büyük başarısı budur.

İnsanları yalnızca parasız değil, tepkisiz hâle getirmek.

Bir ülkede gençler geleceğe değil, yurtdışı biletlerine bakıyorsa…

Bir ülkede öğrenciler kitap değil, harç parasını düşünüyorsa…

Bir ülkede insanlar sabah işe değil, “bugün zam var mı?” korkusuyla uyanıyorsa…

Orada sorun ekonomik değil, ahlâkî ve siyasal bir çöküştür.

Ve bu çöküş tesadüf değildir.

Yanlış tercihler, yanlış öncelikler ve yanlış bir siyaset anlayışının ürünüdür.

Bu tabloda yalnızca iktidarın duyarsızlığı yok.

Bu ülkeyi bu noktaya getiren şey, iktidar kadar işlevsizleşmiş bir muhalefet mimarisidir.

Bugün muhalefetin önemli bir kısmı, halkın yoksulluğunu merkeze almak yerine kendi siyasal dar alanlarını koruma refleksiyle hareket ediyor.

DEM Parti, toplumsal adalet ve yoksulluk gibi herkesin ortak derdi olan başlıklarda geniş bir dil kurmak yerine, siyasetini neredeyse tamamen bölücülük eksenli kimlik tartışmalarına sıkıştırmış durumda. Bu tercih, ülkenin yakıcı ekonomik ve sosyal sorunlarını geri plana itmekle kalmıyor; aynı zamanda iktidarın işine yarayan bir kutuplaşma alanını sürekli canlı tutuyor.

Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi ise siyaseti, adalet ve ekonomi üzerinden değil; siyasal din dili üzerinden kurmayı tercih ediyor. Dinin ahlâkî çağrısını iktidarı sorgulayan bir zemine taşımak yerine, dini sembollerle süslenmiş nostaljik söylemlerle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Sonuç: Topluma çözüm değil, vaaz sunan bir siyaset.

Daha da vahimi, bazı partiler var ki artık muhalefet değil; iktidarın yankı odası hâline gelmiş durumdalar.

Zafer Partisi,

DEVA Partisi,

Gelecek Partisi,

Türkiye İşçi Partisi,

Bağımsız Türkiye Partisi ve

Büyük Birlik Partisi

farklı ideolojik etiketler taşısalar da pratikte benzer bir rol oynuyorlar:

İktidarın kurduğu gündemleri büyütmek, tartışmayı asıl meselelerden uzaklaştırmak ve sonuçta iktidarın borazanlığını yapmak.

Kimi göçmen karşıtlığıyla,

kimi kimlik siyasetiyle,

kimi sözde sistem eleştirisiyle…

Ama ortak noktaları şu: Yoksulluğa dokunmayan siyaset.

Ve bu tablonun en kritik aktörü:

Milliyetçi Hareket Partisi.

MHP, artık ideolojik bir siyasi aktör değil; iktidarın bastonu hâline gelmiş durumda. İktidar yürürken dengeyi kaybetmesin diye tutan, düştüğü yerde kaldıran, tökezlediğinde suçu başkasına atan bir siyasal aparat. Milliyetçilik söylemi, iktidarın her hatasını örtmek için kullanılan bir koruyucu kalkan işlevi görüyor.

Sonuçta ortaya çıkan tablo açık:

İktidar yoksulluğu yönetiyor.

Muhalefetin büyük bölümü ise ya kimlik, ya din, ya da gürültü üretiyor.

Halkın sofrası boş,

ama siyaset sahnesi kalabalık.

İşte bu yüzden toplum yalnızca yoksul değil, yalnız.

Sahip çıkan yok.

Gerçekten temsil eden yok.

Ama şunu herkes bilsin:

Bu ülkenin sorunu muhalefetsizlik değil;

sahici siyaset eksikliğidir.

Ve sahici siyaset gelmediği sürece,

iktidar değişse bile düzen değişmeyecek.

Çünkü bu düzen, sadece iktidarla değil;

ona sessiz kalan, eşlik eden ve borazanlık yapanlarla ayakta duruyor.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?