USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

Petrolün gölgesinde kurulan büyük satranç: Asıl hedef Çin

07-03-2026

Bugün dünyada herkes aynı başlıkları konuşuyor. İran konuşuluyor, Hamaney konuşuluyor, İsrail konuşuluyor. Ekranlarda savaş görüntüleri, analizler, haritalar, askeri güç karşılaştırmaları dönüp duruyor. Herkes görünen savaşlara bakıyor. Ama çoğu kişi sahnenin arkasındaki büyük oyunu göremiyor.

Çünkü mesele yalnızca İran değil. Mesele yalnızca Ortadoğu da değil. Asıl mesele küresel güç dengesi. Ve bu büyük hesaplaşmanın merkezinde tek bir ülke var: Çin.

Son yıllarda yaşanan olaylara dikkatli bakıldığında ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Birbirinden bağımsız gibi görünen krizlerin aslında aynı stratejik çizgiye bağlandığı görülüyor.

Örneğin Venezuela meselesi.

Amerika Birleşik Devletleri yıllardır Venezuela yönetimini hedef aldı. Ekonomik yaptırımlar, siyasi baskılar, diplomatik kuşatma… Tüm bunlar Maduro yönetimini zayıflatmaya yönelikti. Bu süreç çoğu zaman “diktatörlükle mücadele” söylemiyle anlatıldı.

Fakat önemli bir soru çoğu zaman gözden kaçtı: Venezuela petrolünü en çok kim alıyordu?

Cevap Çin’di.

Venezuela uzun süre boyunca günlük yüz binlerce varil petrolü doğrudan Çin’e satıyordu. Bu enerji hattı Çin ekonomisi için önemli bir kaynak oluşturuyordu. Venezuela üzerindeki baskı arttıkça bu enerji hattı da fiilen kesintiye uğradı.

Benzer bir tablo İran’da da görülüyor.

İran yıllardır yaptırımlar altında olmasına rağmen Çin’e büyük miktarda petrol satmayı sürdüren ülkelerden biriydi. Pekin yönetimi İran’dan aldığı enerji sayesinde sanayi üretimini ve ekonomik büyümesini destekliyordu.

Ancak bölgedeki gerilim arttıkça İran’ın enerji ihracatı da ciddi biçimde baskı altına girdi. Böylece Çin’in önemli enerji kaynaklarından biri daha riskli hale geldi.

Bu iki olay birbirinden tamamen farklı coğrafyalarda gerçekleşti. Farklı gerekçelerle açıklandı. Fakat sonuç aynı noktaya çıktı: Çin’in enerji kaynakları zayıfladı.

Bu tabloyu anlamak için Amerikalı yatırımcı ve tarih analisti Ray Dalio’nun ortaya koyduğu tarihsel teze bakmak gerekiyor.

Dalio’ya göre tarih boyunca yükselen güç ile mevcut hegemon güç karşı karşıya geldiğinde çatışma kaçınılmaz hale gelir. Çünkü yükselen güç mevcut düzeni değiştirmek ister, mevcut güç ise kurduğu düzeni korumak ister.

Tarih bunun örnekleriyle doludur.

19. yüzyılın sonunda Almanya hızla yükseldi ve İngiltere’nin ekonomik gücüne yaklaşmaya başladı. Bu rekabet sonunda Birinci Dünya Savaşı’na giden süreci hızlandırdı.

20. yüzyılın ilk yarısında Japonya Pasifik’te Amerika’ya rakip olacak bir güç haline geldi. Bu rekabet sonunda İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifik cephesi doğdu.

Soğuk Savaş döneminde ise Sovyetler Birliği Amerika Birleşik Devletleri’ne küresel ölçekte meydan okuyan ikinci süper güç oldu. Dünya yarım yüzyıl boyunca iki kutuplu bir rekabet içinde yaşadı.

Bugün benzer bir tablo Çin ile Amerika arasında ortaya çıkıyor.

Çin son kırk yılda tarihte eşi benzeri az görülen bir ekonomik yükseliş yaşadı. Bugün dünya üretiminin yaklaşık dörtte birinden fazlası Çin’de gerçekleşiyor. Küresel sanayi üretiminde Çin’in payı yüzde 28’e ulaşmış durumda.

Birçok ekonomist önümüzdeki on yıl içinde Çin ekonomisinin büyüklük açısından Amerika’yı yakalayacağını ya da geçeceğini öngörüyor.

İşte bu noktada stratejik rekabet sertleşiyor.

Çin’in en büyük zayıflıklarından biri enerji bağımlılığıdır. Çin tükettiği petrolün büyük bölümünü ithalat yoluyla karşılamak zorunda. Sanayisinin çalışabilmesi için sürekli enerji akışı gerekiyor.

Başka bir ifadeyle dünyanın en büyük üretim motoru sürekli yakıt tüketen dev bir makine gibi çalışıyor.

Bu makinenin yakıt hortumları farklı ülkelerden geliyor: Orta Doğu, Rusya, Afrika ve Latin Amerika.

Enerji hatları üzerinde oluşan her kriz Çin ekonomisini doğrudan etkileyebilecek potansiyele sahip.

Bunun yanında Çin yalnızca enerji değil ticaret yolları konusunda da büyük bir strateji geliştirdi. “Kuşak ve Yol Girişimi” olarak bilinen modern İpek Yolu projesi, Çin’i Asya’dan Avrupa’ya uzanan dev bir ticaret ağıyla bağlamayı hedefliyor.

Demiryolları, limanlar, boru hatları ve lojistik merkezleri üzerinden kurulacak bu ağ, Çin’in dünya ticaretinde daha merkezi bir konuma gelmesini amaçlıyor.

Fakat bu strateji aynı zamanda Amerika açısından yeni bir meydan okuma anlamına geliyor. Çünkü Avrupa’nın ticari olarak Çin’e daha fazla bağlanması Atlantik merkezli ekonomik düzeni zayıflatabilir.

Bu nedenle günümüz jeopolitiğinde yaşanan krizleri yalnızca bölgesel çatışmalar olarak görmek eksik bir değerlendirme olabilir. Enerji, ticaret yolları, teknoloji üretimi ve askeri güç arasında çok daha geniş bir rekabet yaşanıyor.

Bu rekabetin en kritik başlıklarından biri de Tayvan meselesidir.

Tayvan yalnızca siyasi bir tartışma konusu değildir. Aynı zamanda küresel teknoloji üretiminin merkezlerinden biridir. Dünyanın en gelişmiş yarı iletkenlerinin büyük bölümü Tayvan’da üretilmektedir.

Modern ekonomide çip üretimi otomobillerden akıllı telefonlara, savunma sistemlerinden yapay zekâ teknolojilerine kadar birçok alan için hayati öneme sahiptir.

Bu nedenle Tayvan yalnızca bir ada değil, 21. yüzyılın teknoloji rekabetinin düğüm noktalarından biridir.

Amerika Tayvan’ın güvenliğini desteklediğini açıkça ifade ederken, Çin Tayvan’ı kendi egemenlik alanının bir parçası olarak görüyor. Bu durum iki güç arasında potansiyel bir çatışma alanı oluşturuyor.

Küresel rekabetin bir diğer boyutu ise savunma ekonomisi.

Uluslararası krizler arttıkça ülkelerin savunma harcamaları da yükseliyor. Özellikle Ortadoğu gibi jeopolitik açıdan hassas bölgelerde güvenlik kaygıları arttıkça askeri teknolojiye olan talep de büyüyor.

Bu durum savunma sanayii açısından büyük bir ekonomik pazar oluşturuyor.

Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde dünya siyaseti yalnızca bölgesel savaşların toplamı gibi görünmüyor. Daha çok büyük güçler arasında yürütülen uzun soluklu bir stratejik rekabeti andırıyor.

Kimi zaman enerji hatları üzerinden, kimi zaman ticaret yolları üzerinden, kimi zaman teknoloji üretimi üzerinden yürüyen bu rekabet aslında yeni bir küresel güç dengesi arayışını yansıtıyor.

Bugün televizyon ekranlarında görülen her kriz bu büyük satranç tahtasındaki hamlelerden biri olabilir.

Ve bu oyunun merkezinde tek bir soru duruyor:

21. yüzyılın küresel düzenini kim şekillendirecek?

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?